Verimlilik!

Yeri geldi, anlatmam lazım. Programımız DOS ortamında çalışıyor. Clipper ile yazılmış. Veri tabanı DB3P.

MSSQL MySQL daha yok. Delphi daha yeni çıkmış, bütün bilgisayarlarımız Desktop. O zaman Perpa’da bulunan İnselberg firmasıyla çalışıyoruz. Patron Bernard İnselberg, ama bütün işi yürüten gencecik oğlu Joseph. O zamanlar bilgisayar alınacağında onlardan teklif alıyorum. Joseph diyor ki, “Fatih beyciğim, sana 455 dolara toplarım bu bilgisayarları.” 2 yerden daha teklif alıyorum ama kimse Joseph’in verdiği fiyatlara inemiyor. Bu şubeleri kurarken gene Joseph’ten teklif aldım. Başka hiçbir yeri de aramadım zaman kısıtı olduğu için.   Bilgisayarlar geldi, fatura da bilgisayarlarla birlikte. Faturayı kontrol ettim her yöneticinin yapması gerektiği gibi. Faturalara göre her bilgisayar 435 dolardı. Gayrı ihtiyari faturayı keserken 5 yerine 3 tuşuna basmış diye düşündüm. Telefon açtım. Sekreterleri olmadığı için! telefonları ya Joseph veya Bernard bey açardı. “Faturayı yanlış kestin galiba Joseph” dedim. “değil abi” diye cevap verdi, “Senin bilgisayarları biz toplayıncaya kadar parça fiyatları düştü. Ondan 20 dolar ucuz.” Hayatım boyunca ticaret yapmaktan gerçekten zevk aldığım, dürüstlüklerine hayran kaldığım bir baba oğuldu onlar. Onları tanıdığım için Tanrıma hep şükrettim.

Kısacası artık tüm Türkiye’ye dağıtım yapabilen bir şirket olmuştuk.

Alın size bir başka sır vereyim. Dağıtım yapabilen bir şirkettik, tam bir kargo şirketi hiç olmadık. Diyarbakır’da bir şubemiz vardı. Harika bir de şube müdürümüz. Rahmi, ODTÜ de doktorasını bitirmek üzereydi. Ama bizimle kargo işine girdiğinden, doktorayı bitirmesi o zaman mümkün olmadı.  Urfa, Şırnak, Hakkâri, Tunceli, Elazığ, Malatya, Van illerini Diyarbakır şubemiz dağıtıyordu. Müşterilere diyorduk ki, “Biz Van’a her haftanın Salı ve Cuma günleri gideriz.  Müşterinize söyleyin, siparişlerini buna göre versin.” Her müşterimiz ve onların Van’daki müşterileri anlıyordu bunu. Çünkü biliyorlardı her Salı ve Cuma günü CargoTech logolu kamyonetimiz Van sokaklarındaydı. Hiçbir Van müşterisi perşembe günü şikayet telefonu açmıyordu. Bölgenin o yıllardaki güvenlik durumunu düşünürseniz Rahmi mucize yaratıyordu ve çok mutluydu.

Sizi çok sevdiğimden, kargocuların asla anlayamadığı (belki de asla anlamayacağı) ikinci sırrı da vereceğim.

Sırrın adı: “Dönüş yükü acıtır canını!”

İşin bütün hatası kamyoncu gibi düşünmekten kaynaklanır. Diyelim ki kamyoncusunuz, İstanbul’dan Artvin’e bir yük yüklediniz, iyi bir fiyatla taşıdınız, teslimatı da yapıp paranızı aldınız. Ancak bu noktada Artvin’de dımdızlak kaldınız. İstanbul’a döneceksiniz, Artvin’den İstanbul’ a yük mü var? Bir yük bulursanız eğer, ne fiyat vereceksiniz? İşin kötüsü o sırada Artvin’de sizin gibi olan 5 kamyon daha var. Artvin’e yükü getirdiniz 5.000 TL ye Artvin’den İstanbul’a, ne fiyat vereceksiniz? Bu durumun literatürde tek adı vardır:  ”Mazot parası çıksın bari abi” sendromu.

İyi ama, kargocu kamyoncu değil ki. Kargocu dediğin salt nakliyeci değil. Adresten malı alıyor, işin kötüsü adrese teslim ediyor. Bir kez düşünün, İstanbul’da bir koli alıyorsunuz, Artvin için bu kolinin kilogramına 3 TL fiyatla fatura kesiyorsunuz. Diyelim ki bu koli 20 kg. sizin kestiğiniz fatura 60 TL. Oysa Artvin’den bir koli alıyorsunuz. Ve o koliyi alabilmek için diğer kargo firmalarıyla kapışıp 20 TL fiyat veriyorsunuz. Aldınız koliyi. İstanbul’a kamyonunuz dolu geliyor. O 20 TL ciro sağlayan koliyi İstanbul’da dağıtabilmek için 30 TL masraf ediyorsunuz. Sonra da öğünüyorsunuz Benim Anadolu cirom yüzde şu kadar arttı diye. Bizim kamyonlarımız sadece müşterilerimizin iadelerini taşırdı İstanbul’a.

Anadolu’da hiçbir müdürümüze ciro arttır baskısı yapmadık. Sadece ve sadece teslimat performanslarını sorguladık. Bu sayede teslimat performansımız hep rakiplerimizin üstünde oldu. 3 aylık değerlendirme toplantıları yapardık bölge müdürlerimizle. Teslimat performanslarını ortaya koyardık, rakam ve grafiklerle. Rakamla konuştuğunuzda, bahane dinlememe özgürlüğünüz olur. İki-üç toplantı sonrası tüm bölge müdürleri toplantıların nasıl gittiğini kavramışlardı.

Hiç unutmam, İzmir’deki toplantımızı. Sevgili Hatice (İzmir Bölge Müdürümüz) toplantıyı organize ediyor. Beklediğimiz gibi her şey mükemmel. Gene beklediğimiz gibi, tüm bölge müdürlerimiz, teslimat performanslarını toplantıya gelmeden hesaplamışlar. Sonuçta, aynı bilgisayar programını ve aynı verileri kullanıyoruz. Ama hepsi, onlarca klasörle gelmişler. Klasörler dolusu Kamyon geç giriş tutanakları. Anlatmaya çalıştıkları şey, “Kamyonlar zamanında gelse tüm teslimatlar zamanında olur.” O gün, benim yönetici olarak en mutlu olduğum günlerden biridir. Bölge müdürlerimiz, yaptıkları işleri en az benim gibi takip ediyordu. Bir yönetici, bir patron Tanrıdan daha fazla ne isteyebilir ki?

Bilmiyorsanız… Yöneticiler ve patronlar her zaman daha fazlasını ister. Kahraman çıktı kürsüye ve bir akşam önce birlikte hazırladığımız slaytları gösterip konuşmaya başladı.

“Teslimat konusunda yaptıklarınızı takdir ediyoruz ve bu konuda bizim araç organizasyonunda yapacağımız çok şey olduğunu biliyoruz ama…” diye başladı. “Teslimat performansı konusunda hepimizin atacağı daha çok adım var, bunu biliyorum ama ihmal ettiğimiz birkaç önemli konu var.” diye devam etti. Bölge müdürlerine baktığımda, gülmekten yerimde duramadım, salondan çıktım.

Konumuz artık “VERİMLİLİK”ti.

Rakamlar ortadaydı. Antalya’nın yaptığı her teslimat 4,35 TL iken İzmir’in maliyetleri niye 6,15 TL idi?

Hadi Diyarbakır’ı anlıyoruz, bölge büyüklüğü sebebiyle ama Bursa niye teslimat başı 5,89 TL maliyetle çalışıyordu.

Şok olmuştu müdürlerimiz. Hiç böyle bakmamışlardı olaya. Onlar deliler gibi teslimat performansı üzerine çalışıyorlardı.

Artık maliyet düşüneceklerdi…

Akşam, tabi ki güzel bir yemek organizasyonu yapmıştı Hatice müdürüm. Yemek gayet keyifli giderken, benim olduğum yerin uzaklarında bir kahkaha koptu ki anlatamam. Hemen gittim o tarafa, gülmekten kimse ne olduğunu anlatamıyor. O zamanki Ankara bölge müdürümüz Ergün bir fıkra anlatmış, ona gülüyor herkes.

Uzun ısrarlar sonunda Ergün fıkrayı tekrar anlattı.

“Adam fabrikatör, odasında oturuyor, telefonu çalıyor. Arayan kapıdaki bekçi. “Patron, adamın biri iş istiyor, işçi almadığımızı söyledim ama baş edemiyorum adamla, patronla görüşmek istiyorum” diye tutturdu. Patron, ne iş yaparmış diye sorunca her işi yapabileceğini söylediğini söylüyor. Patronun yüzünde sinsi bir gülüş beliriyor, “Yolla bana adamı” diyor. Adın ne, nerelisinden sonra patron, Her işi yapabilirmişsin.” diyor. Aday güvenle, “Tabi yaparım.” diyor. Patron “İyi o zaman, sana göre bir işim var” diye adayı fabrikanın içine götürüyor. Bir makinanın başında duruyorlar. Patron adaya işi tarif ediyor.

“Bak, bu makinanın şu kolunu görüyor musun? Bu kolu sağ elinle her çektiğinde makine bir şişe üretir. Yapabilir misin bunu?” Aday güvenle gülümser sadece, Makinanın başına geçer ve sağ koluyla kolu çekip bırakmaya başlar. Patron adayın performansından memnun, “Tamam işe başladın artık.” der.

İki gün sonra patron fabrikasını gezerken aynı adama bakar. Çalışan hiç problemsiz devam etmektedir işine. Memnun olan patron, çalışana yaklaşırken aklına dahiyane bir fikir gelir. “Süper çalışıyorsun ama verimlilikte bir problem var, düzeltelim ister misin?” diye sorar. Çalışan “tabi ki” diye cevaplayınca patron çalışanı ikna etmeye girişir. “Sağ elinle son derece verimli çalışıyorsun ama sol elin yanında bomboş duruyor. Bak sol tarafında da bomboş duran ve benzer kolu olan bir makina daha var. Boş olan sol kolunla o makinanın kolunu çekip indirirsen verimliliğimiz artmaz mı?” Çalışan ikna olur. Artık iki eliyle iki kolu çekip bırakıyordur.

İki gün sonra, patron gene yanaşır işçisine ve sorar. “Verimlilik süper, ama yeterli mi?” İşçinin soru dolu bakışlarına, yanına bir makine çekerek cevap verir. “Bak bu da pedallı bir makine, sen tek ayak üstünde durabilirsin. Sol ayağının üzerinde durabilirsen, sağ ayağınla fırsat buldukça şu pedala bas, bundan bir ürün üretmiş olursun, verimliliğimiz artar.” Çalışan artık üç makinayı çalıştırmaktadır. Patron iki gün sonra “verimlilik abidesi” olan çalışanını keyifle seyrederken, çalışan patrona seslenir. “Patroooon! Patrooon!” Patron koşarak yanaşır çalışanına. “Buyur, en verimli çalışanım.”

“Verimlilik arttıralım mı patron?” diye sorar çalışan. “Arttıralım da nasıl?” diye sorunca patron, çalışan cevaplar.

“Bak patron, köşede duran saplı paspas var. Bir zahmet onun sapını da sok kıçıma üretim yaparken yerleri de paspaslayayım.”

Ertesi sabaha kadar güldüm Ergün’ün taşı gediğe oturtmasına. Buna rağmen tüm çalışanlarımız hep elinden geleni yaptı, Hepsine minnettarım. Bu fıkrayı anlatabilme zekâları ve açık sözlülükleri bizi hep ileri taşıdı.

Konumuza dönersek,

“Mazot parası çıkartma” sendromunun bir gizli zararı daha var. O 20 TL fiyatlı koliyi teslim etmek için elemanlarınız inanılmaz zaman harcıyor ve 60 TL lik Artvin kolisini almaya zaman ayıramıyor. Ekonomide bu olgu “Opportunity Cost” olarak adlandırılıyor. Bir nevi “Kaçan fırsat geri gelmez” durumu yani.

Dahiyane Planlar ve Aptal Gerçekler

Cargotech’i abarttığımı düşünebilirsiniz. CargoTech’ in kuruluşundan bu yana 22-23 yıl zaman geçti. Bugün geriye dönüp baktığımda, tekrar tekrar düşünüyorum ve hala Türk kargo tarihinin en önemli olayı olduğunu düşünüyorum.

Fener bahçesindeki toplantıda bulunan 8 kişiden 3’ ü devam etmediler. Üç arkadaşımız da geleceği pek güvenli görmemişlerdi, çok da haksız değillerdi. Bir hayalin peşinden gitmek karakterlerine çok uymuyordu. Biz 5 kişi yolumuza devam ettik. Giden 3 kişiden biri daha sonra çalışanımız oldu. Kalan ikisinin eksikliğini hep hissettik.

“Para kolay” demişti ya Yaşar. Lafının doğruluğunu hemen hissettirdi. Şirkete finansör ortak olarak Ali  ve Osman kardeşleri katılmaya ikna etti. Hepimiz bir rahatlamıştık. Kendimize Seyrantepe’de bir transfer merkezi bulduk, orayı hazırladık. Şubeler ayarlandı. Onların eşyaları alındı. Bütün bu işlerin tamamlanması 2 ayı buldu. Bu sürede ben de kargo yazılımını bitirdim.

Sonradan müşterimiz olan Johnson Wax’ın çok değerli iki yöneticisine (Eyüp ve Nadir) programı anlattığımızda, “Bu programı ne kadar zamanda hazırladınız?” diye sormuşlardı. Ben gayet saf olarak “İki ayda.” diye cevaplamıştım. Yüzlerinde şaşkınlık ifadesi belirince, Yaşar beni düzeltmişti. “15 yıl ve iki ayda.” Haklıydı. On beş yıllık tecrübeyi iki ayda yoğunlaştırmıştım. Uluslararası ve çeşitli Türk firmalarında yaşadığım tecrübeler olmasa o programın yazılması 2 yıldan önce tamamlanmazdı.

Programın başarısının sırrı çok basitti.

  1. Hiçbir yazılım her şeyi birden kontrol etmenizi sağlayamaz. Her şeyi kontrol etmeye kalkarsanız, hiçbir şeyi kontrol edemezsiniz.
  2. Kontrol edebileceğiniz şeyleri belirleyin ve onları gerçekten kontrol edin.
  3. Müşteriye cazip gelecek süsler koyun. IT şirketin en güçlü pazarlama silahıdır.

 

İki ay içerisinde operasyona başladık. Rekabet çok güçlüydü. Şirketin kuruluşunda farklılık yaratan birkaç temel prensibimiz vardı. Bunlardan en önemlisi Türkiye’nin her yerinde olmak gerekli değildi. Türkiye haritasında Samsun’dan Adana’ya bir çizgi çizdiğinizde o çizginin doğusunda kalan iller Türkiye toplam ticaret hacminin %20 sini geçmez. Ticaret o çizginin batısındadır. Biz de çok akıllıyız ya, şirketimizi bu çizginin batısında operasyon yapmasına karar verdik. Kalan kısmı diğer kargo şirketlerinin yapacağını planladık.

Şubelerimiz nerede olacaktı bakalım.

İstanbul, İzmir, Ankara, Bursa, Balıkesir, Eskişehir, Samsun, Antalya, Adana, Gaziantep. Türkiye’de kargo şirketlerinin yüzlerce şubeyle yaptıkları işi sadece 12-13 şubeyle yapacaktık. İstanbul’da tabi ki birden fazla şubemiz olacaktı. Tüm Trakya ve Kocaeli’ni, hatta Sakarya’yı İstanbul’dan dağıtacaktık. Müşterilerimize diyecektik ki, “Samsun Adana çizgisinin doğusunu diğer kargo şirketleri ya da ambarlarla gönderin. Zaten toplam cironuzun %80i bizin dağıtım alanımız içinde.”

Dürüstçe söylemeliyim ki tüm hedef müşterilerimiz ikna oluyordu. Tabi ki işler bizim hesapladığımız gibi gitmedi. Ama bunun hikayesini biraz sonra anlatacağım. Önce anlatmam gereken bir başka şey var.

İşe başladık.  İlk kamyonumuzu İzmir’e yükledik. Yüklemeyi yapanlardan biri bendim. Koskoca kamyona topu topu 8 koli yükleyebildik. Düzceli Selahattin ve Şenol kardeşler bindiler kamyona, bastılar gaza. Seneler sonra Selahattin bir rakı sofrasında anlattı bana. “Yüreğim sızlıyordu. En yavaş gidişimdi İzmir’e. Her kasise hızlı girdiğimde kasada zıplayan kolilerin sesi geliyordu.” Gülmekten ölmüştük o akşam.

Ben bilgiden sorumlu olduğum için her gün hesap yapıyordum. Sabit işletme giderlerini karşılamak için (rakamı sallıyorum) günlük 10.000 TL ciro lazım ama bizim cirolar daha 1.000’lerde. Her gün neresinden baksan, 9.000 TL zarar yazıyoruz yani…

Bir kaç ay sonra, bir akşam bilgisayarımda 10.255 TL ciroyu görünce koştum Yaşar’a. Masasında kara kara düşünerek oturuyor. “Müjdemi isterim.” deyince ben, yüzü ışıldadı. “Hayırdır?” diye sordu. “Ciro 10.255 oldu” dedim.

O akşam orada olan tüm çalışanlarımızla Beyoğlu’nda bir meyhaneye gidip ciro kutlaması yaptık. Geç gittiğim için masadaki en son sandalyeye oturdum.  Hayır, yalan söylemeyeyim, fasıl heyetinin önüne bir ilave sandalye koydular. Kanun çalmayı öğrenmeye çok yaklaştığım bir akşamdır ama yeteneğim olmadığı için beceremedim. Çok sarhoş olduğumda beni ikna etmiştir kanuni, kanunun üstüne leblebi atmaya, ama yaptıysam bile hatırlamıyorum.

Düzceli Selahattin ve Şenol kardeşler de frene basmadan gittiler İzmir’e. Hiç olmazsa kamyonda 2 kapak mal vardı. Bilmeyenler için bir kamyon üç kapaktır. Eskiden kalan bir terim. Ertesi sabah geçtim bilgisayarın başına. Bir daha hesapladım. Günlük sabit işletme maliyetimiz artık 17.000 TL olmuştu. Yani hala zarar ediyorduk. Bu aylarca devam etti. Çok zor günlerdi. Ortaklar olarak, evimizin geçimi için bile şirketten para alamıyorduk. Öncelik çalışanlarımız ve kamyon, kamyonetlerdi. Onlara yaptığımız ödemelerde bile gecikmeler oluyordu. Hepsi bizim gibi dişlerini sıkıyorlardı. Allah hepsinden razı olsun.

“Eee, hani finansör ortaklar nerede?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Finansör ortaklarımız, yaptığımız tüm yatırımları karşıladılar. İlk aylarda İşletme sermayesine de büyük katkı yaptılar. Ancak bu dibi görünmeyen kuyu onları da korkuttu. Çok haklı olarak, “Biz kefil olalım bankadan kredi alın, hiç olmazsa faizi gider gösterirsiniz.” dediler. Ben de onların yerinde olsam aynısını söylerdim. Ama sonuç olarak, bizim sabit giderlerimize bir de finansman gideri eklenmişti. Deli gibi çalışıyorduk. Her gün yeni müşteri kazanıyorduk. Levi’s müşterimiz olmuştu. Her bir gönderisini takip ediyorduk. Hizmet kalitesi, teslimat performansı Türkiye’nin en iyisiydi. L’oreal kazanıldığı zaman göbek atmıştım. Şaka değil gerçekten!

Ancak ertesi sabah bir kabusa uyandık. L’oreal’in taşımasını yapan aracı L’oreal’in tüm ürünlerini depodan alıyor, ambarlara götürüyor, ilgili ambarlara veriyordu. Bizim bulunduğumuz illeri L’oreal bize vermeye başladığında adam resti çekmiş. “Ya tüm ürünleri bana verirsiniz ya da tüm malınızı başkasına taşıtın!” L’oreal lojistik müdürü adama yanlış yaptığını anlatmaya çalışmış. Uluslararası bir firmanın teslimat bilgilerine ihtiyacı olduğunu falan anlatmaya çalışmış ama nafile. İşin kötüsü, aynı adam L’oreal’in tüm personel servislerini de işletiyor. Sonuçta öyle bir noktaya gelinmiş ki L’oreal’in Lojistik müdürü “Defol git! Bir daha bu şirketten içeri giremezsin!” noktasına gelmiş. Bir gece bir telefon aldık ki, tüm Türkiye dağıtımını biz yapacağız, ilave olarak personel servislerini de biz halledeceğiz. Neyse ki, Kahraman var. Servis çekecek firma mı yok koskoca İstanbul’da? 24 saatte halletti bütün problemleri. Kalan malı ambarlara veriyoruz.

Her türlü problemi çözmüşken asıl bela patladı. CargoTech kurulduğunda en fazla müşteri çaldığımız firma doğal olarak Express Kargo oldu. Bunun üzerine Ajlan, iki toplantı organize etti. Bir toplantı kargo firmalarıyla, bir diğer toplantı ise ambarlarla. Sonuç olarak, biz hiçbir kargo firmasına ve hiçbir ambara mal veremez olduk. 2001 şubat krizini saymazsak hayatımın en kötü günleriydi.

Ama bir mucize oldu. Kahraman, kiralık Şahin arabasına bindi ve yola çıktı 13 gün sonra döndüğünde CargoTech artık Türkiye’nin her noktasına dağıtım yapabilen bir kargo şirketiydi. Hala çözebilmiş değilim yaptığını. İstanbul’dan çıkıp İstanbul’a döndüğü 13. günde Trabzon, Erzurum, Diyarbakır, Denizli, Konya ve şu anda hatırlayamadığım şubeleri açtığını. Ben de bilgisayarları ve modemleri hazırlayıp gönderdim.

Herşey Yolunda

Yazmayı unuttuğum üç önemli olay var. Ben Express Kargo’da çalışırken Aras Kargo’da da grev oldu. Çeşitli aktarma merkezleri işgal edildi. Ankara Aktarma merkezi işgali…

Express Kargo’da da Tümtis örgütlendi. Ancak o zaman Express Kargo Bölge müdürü olan, daha sonra ortağım olacak olan Kahraman ile birlikte olayı işgale, greve varmadan kontrol altında tutabildik. Ama çok yıprandığımız ve yorulduğumuzu söyleyebilirim. O günlerde yaşadıklarımız hakkında bir kitap yazılabilir. Belki bir gün yazarım.

Üçüncü olay ise Anadolu Kargo’nun batışıydı. Sendika baskısı Anadolu Kargoyu acenteleşmeye yöneltti. Bütün şubelerini acente haline getirdiler. Acentelik ücreti olarak oldukça yüksek meblağlar topladılar. Ve bir gün ortadan kayboldular. Çalışanlar ücretlerini aylardır almıyorlardı. Müşterilerin mallarına el koyup satarak maaşlarını almaya çalıştılar. Hayatım boyunca böyle rezillik görmemiştim, mağdur olan müşterilerin halleri hala gözümün önünde. Tanrı bana böyle bir şey yaşatmaz inşallah diye dua ederim.

Ayrıldıktan sonra iş aramaya başlamışken, gene Yaşar aradı. “Express Kargo’dan yolu geçmiş ama yönetim değişikliği sebebiyle ayrılmış ya da ayrılmaya zorlanmış” 8 kişi Fener Bahçesi’nde bir bahar günü buluştuk. Azıcık mavra yaptık, sonra Yaşar Büyükçetin “Bu lojistik işinde para var, gelin birlikte yapalım bu işi!” dedi. Hepimizin aklında para var. Lojistik şirketi kurmak kolay, o şirketi yaşatmak o kadar kolay değil. “Para kolay.” cevabını aldık ve inandık.

Neresinden baksan, bir saat boyunca şirketin adı ne olsun konusunu tartıştık. Sonunda oy birliğiyle karar verdik. Şirketin adı CargoTech olacaktı. Sonra benim eve gidip şirketin logosunu yarattık. Logonun altında olan şekil ve sloganı daha sonra birlikte çalıştığımız ajans yarattı. Slogan hala heyecanlandırır beni.

“Her şey yolunda”

Bu kadar iddiasız, bu kadar iddiamıza uyan bir slogan duymadım.

Türkiye kargo tarihinde çok önemli bir sayfa açılıyordu.

İlk hamleler.

Ajlan, Yaşar’ın etkisi ve yardımı ile farklılaşmak istiyordu. Çünkü standart kargo göndericisi ayrıydı, büyük müşteriler farklıydı. Standart kargo müşterisi çalıştığı kargo şirketini büyümeye zorluyordu. Çok hızlı büyümek kontrolü çok zorlaştırıyordu. Çanakkale’de bir şube açmak ile Biga’da bir şube açmak şirkete aynı maliyeti getiriyordu ama ciro artışı gelen maliyet kadar fazla olmuyordu. Yani, Biga şubesi maliyet açısından sıkıntı oluyordu. Standart kargo müşterisinden uzak kalınması gerektiğini düşünüyordu Ajlan.

 

Oysa Celal Aras çok farklıydı. Aras kargonun bir bölge müdür yardımcısı ile mülakat yaptığımda söyledikleri beni çok şaşırtmıştı. Aynen aktarıyorum.

“Celal beyle sorumlu olduğum Trakya bölgesini gezdiğimizde, her gördüğü sokak lambasının altına şube açmamı istemişti. O kadarını beceremedim ama ertesi hafta üç yeni şube açmıştım.”

Şube açmak o kadar kolay bir iş değildir. Bir yer kiralayacak, kiraladığınız yere 2 telefon alacak, elektrik ve suyunu bağlatacaksınız. Güvenilir bir şube müdürü işe alacaksınız, bir sekreter bulacaksınız, en az 2 kurye işe almanız gerek, Bir de kamyonet ve şoför bulacaksınız. Bu personeli eğiteceksiniz. Merkezden satın almasını yaptığınız faks makinası, mobilyalar, el terminalleri, yazıcıları, kırtasiye malzemelerini o şubeye göndereceksiniz. Araç organizasyonunu da değiştirmeniz gerek ki o şubedeki kargoları alasınız ve dağıtacağı kargoları o şubeye ulaştırabilesiniz. Hiç tanımadığınız ve sizi hiç tanımadıkları bir il ya da ilçede çok zordur bu.

Günümüzün gençleri nedense beceremezler bunu.

Ajlan mecbur kalmadıkça şube açmazken Celal Aras her yerde şube açıyordu. Ajlan ve Yaşar’ın hedefi sadece büyük firmalardı.

Büyük firmalar raporlama istiyordu. Verilen sözlere uyulmasını istiyorlardı. Kargoyu aldığınızda ne zaman teslim edeceğinizi bilmek istiyorlardı. “3 gün sonra teslim ederim.” cevabınızı rahatlıkla kabul edebiliyorlardı. Hiçbir zaman “Rakibiniz 2 günde teslim ediyor, iki günde teslimat isterim.” demiyorlardı. Oysa standart kargo müşterisi bunu istiyordu. Büyük firmalar üç günde teslim edeceğinize söz verirseniz dört günde teslim etmenizi kabul etmiyorlardı.

Bilinmezlikten nefret ediyor, hayatlarının yönetilebilir bir hayat olmasını arzu ediyorlardı.

Biz de bu kültürden geldiğimiz için uluslararası büyük şirketleri ikna etmekte hiç zorlanmadık. Şirketin portföyü her geçen gün büyüyordu. Problem sadece raporlama değildi. Kargo şirketleri, her gönderiye bir fatura kesiyordu. Ay sonunda tüm faturaları müşteriye gönderiyor ve ödeme istiyorlardı. Express Kargo müşterinin sesini duydu ve irsaliye ile sevkiyat yapmaya başladı. Ay sonunda ekinde listeyle sadece bir fatura gidiyordu müşteriye. Bu bile önemli bir farktı. Bir ayda 1.000 fatura onaylamak ve sisteme girmektense, tek fatura onaylamak ve sisteme girmek tercih sebebi oluyordu. Bugün tüm kargo firmaları irsaliye ile taşıma yapıyor. Demek ki, iyi bir değişiklik yapılmış.

Buradaki sihri belki de azıcık daha detaylandırmak lazım…

Daha önceki yazılarda kargo fiyatlandırmasından bahsetmiştim. Fiyat üç unsurdan oluşur. Adresten alma,

taşıma

ve adrese teslim etme.

Bugün bir kargo şirketine telefon edin ve bir paketinizin olduğunu, gelip almalarını söyleyin. Hiçbir kargo şirketi kolinizi gelip almaz. Niye? Özellikle İstanbul’da bunun maliyeti o kadar yüksektir ki. Oysa uluslararası büyük bir şirket aynı kargo şirketine telefon edip aynı talebi iletirse, koşa koşa giderler. Çünkü o firma bir kerede yüzlerce gönderi verir.

Sizin adresinize geldiklerinde diyelim ki, 10 TL harcarlar ve tek bir gönderi alırlar. Büyük firmaya gittiklerinde gene 10 TL harcarlar ama 10 gönderi alırlar. Gönderi başına adresten alma maliyeti 1 TL olur.

Taşıma maliyetini değiştiremezsiniz. Kamyonlarınız dolu olduğu sürece tüm firmalarda taşıma maliyeti aynıdır. Ama adresten alma maliyetini büyük firmalarla çalıştığınız zaman düşürebilirsiniz. Aynı şekilde adrese teslim maliyetlerinizi de düşürebilirsiniz. Bir adrese bir koli teslim ediyorsanız da 10 koli teslim ediyorsanız da maliyetiniz hemen hemen aynıdır. O zamanlar Express kargo bunu keşfetti ve sektörü değiştiren bir kavram üretti.

KFL! Yani Koli Fiyat Listesi.

Anlamı şuydu. Ben senden bir koli alırım Bölgelere göre ve kolinin büyüklüğüne göre teslim fiyatım sabittir. Yani “Ankara’ya 30 kilo olan bir kolini 30 TL ye götürürüm, sen de maliyet hesabını kolayca yaparsın.” diyorduk. Kargo şirketlerinin fiyat listesine göre o koli faturası 60 TL oluyordu. Yani bir koli verirse müşterinin maliyeti yarı yarıya düşüyordu. Ancak müşteri bir adrese 100 koli verirse bize ödediği para 6000 TL oluyordu, oysa kargo fiyat listesine göre ödeyeceği fiyat 2000 TL oluyordu. Müşteri tek bir koli gönderdiği zaman karlı oluyordu, ama tek adrese 3 koliden fazla gönderdiği zaman biz karlı oluyorduk. Bizde sadece tek gönderi hacmi büyük olan müşterileri hedefliyorduk.

Express Kargo o dönemde çok büyüdü. Bütün büyük müşterileri Yaneks adı altında topladık. Küçük hacimli müşterileri kargo operasyonuna devrediyorduk.

Ancak, senelerdir aynı şekilde çalışmaya alışmış yüzlerce çalışanı olan bir çark bizim istediğimiz şekilde çalışmakta büyük sıkıntılar yaşamaya başlamıştı.

Gençler hatırlamaz ama o zaman çok yüksek enflasyonla yaşıyorduk. O zamanın şirketlerinin finansal yönetimi bugünden çok farklıydı. Gençlerin çok anlayacağını sanmıyorum ama yapılanı anlatayım. Yıllık enflasyonun %80 olduğu günlerden bahsediyoruz. Günlük enflasyon %0,22 olur. Doğal olarak, faiz de enflasyondan birkaç puan yüksek olmaya çalışıyordu. Yani 100.000 TL maaş ödemeniz varsa, ve bu ödemeyi o gün yapmayıp, repo yaparsanız gecelik kazancınız 2.200 TL oluyordu. Bu 100.000 TL ödemeniz çalışanlarınızın maaşı ise, maaşları 45 gün geç öderseniz aslında maaşları bedavaya getirmiş oluyordunuz.

Bütün patron şirketleri böyle çalışıyordu. Üstüne üstlük bunun inanılmaz bir yan etkisi vardı. İçeride bu kadar maaşı olan işçiler içerdeki parasını terk edip istifa edemiyorlardı. Ancak böyle bir haksızlık ettiğiniz zaman doğal (ya da ilahi) adalet yerini bulur. İşçiler şirketten hınçlarını kolilere kötü davranarak, ya da teslimatları geç yaparak çıkartıyorlardı. Hiçbir çalışan şirketin kârını umursamıyordu. Gün geçtikçe bu sorun kemikleşiyordu. Maaşları gününde ödemeye gayret etmek işçileri memnun etmiyordu artık, malum ata sözümüz vardır, “Kırılan ekmek kaynamaz.” diye.  Maaşları gününde ödemek hizmet kalitesini iyileştirmiyordu ve patron faiz geliri kaybediyordu. Yaşar istediklerini yapamayacağını anlayınca  Express Kargo’dan ayrıldı, daha sonra onun işe aldığı hemen hemen herkes ya ayrıldı ya da ayrılmaya zorlandı. Ben de ayrılmaya karar verdim, çok zor bir konuşma oldu. Ajlan ayrılmamı hiç istemedi. Ama benim devam edecek gücüm ve isteğim kalmamıştı. Sonuçta helalleştik.

Bu noktada sektörde çok önemli gördüğüm bir şeyi paylaşmak istiyorum. O dönemde Express Kargo’da birlikte çalıştığım kişilerden bazılarıyla başka şirketlerde tekrar birlikte çalıştım, hiç başımı öne eğdirmediler. Arkamdan da kötü bir söz söylendiğini hiç duymadım. Bunu bana hiç birlikte çalışmadığım Express Kargo’nun genel müdürlüğünü yapmış olan Mustafa söyledi ki iş hayatımda aldığım en büyük iltifattır. Kargo sektörünün doğası, gideni kötülemektir. Gelene yaranmak için şarttır bu. Bu sebeple, tüm birlikte çalıştığım insanların bir tanesinin bile, yeni gelenlere yaranmaya hiç aldırmaması, feleğin beni sevdiğini gösteriyor.

Bilgisayarlar kargoya giriyor

Artık yavaş yavaş bilgisayarlar da sektöre girmeye başlamıştı. Bu konuda gözleyebildiğim kadarıyla öncü şirket Express Kargo idi. Express Kargoda Ajlan, yeğeni İlkay’ın yardımıyla pek çok şubesinde (hepsinde değil, çünkü bir bilgisayar ve bir yazıcı hele hele yanında bir dial-up modem ucuz cihazlar değillerdi.) faturaları bilgisayara giriyor, yazıcıdan bastırıyorlar, bu bilgileri 1400 baud modemlerle merkeze gönderiyorlardı.

Burada 1400 baud u anlatmak isterim. Bu saniyede 1400 bit gönderen modem demek. Şu anda evlerimizde, cep telefonlarımızda saniyede 100 milyon bit (yüz megabit) gönderip alabiliyoruz. O zamanki iletişim 70 kere daha yavaş. Bu korkunç yavaşlığı kesinti olmaması halinde elde edebiliyorsunuz. Kesinti ise hayatınızın bir parçası. “Koptu!” diyorsunuz ve yeniden bağlanmaya çalışıyorsunuz. Ödediğimiz telefon faturaları da kâbus gibiydi.

Bilgisayar olmayan onlarca şube var tabi. Onlarda belgelerini bir zarfa koyuyorlar ve merkeze yolluyorlar. Merkezde bir operatör ordusu var, bütün bu bilgileri merkezde giriyorlar. Çok şaşırmayın, o zamanlar bankalar da böyle çalışıyordu.

Biz CargoTech i kurduğumuz zaman tüm modemlerimiz 56K idi. En yakın rakibimizden 40 kat hızlıydık yani. 😊

90lı yılların başında dünyada önemli bir kavram gelişmeye başladı. Tedarik Zinciri Yönetimi! (Supply Chain Management)

Dünyada özellikle uluslararası şirketler satın alma, üretim, depolama ve müşteriye ürünü ulaştırma arasında koordinasyon kurma konusunda sıkıntılar yaşıyordu. Tedarik zinciri yönetimi kavramı otaya çıkınca şirketler bu işlevleri tek bir çatı altında toplamaya başladılar. Bu konuda hem teknolojiye hem de insan kaynaklarına büyük yatırımlar yaptılar. Depolama ve sevkiyat işlemleri ise artık Lojistik adı altında değerlendiriliyordu.

Bu dönemde ben, Johnson & Johnson firmasının fabrika müdürü olarak çalışıyordum. Benim de en büyük dertlerimden biri olmaya başlamıştı lojistik. O zaman İstanbul dağıtımını 3 kamyonetle kendimiz yapıyorduk. Anadolu sevkiyatlarını ise İki firmayla yapıyorduk. Bunlardan birincisi Ambarlarda bulunan Yeni Ertaş Ambarı diğeri ise Express Kargoydu. Anadolu’daki büyük şehirleri Express Kargo ile gönderiyorduk. Ankara ve küçük şehirleri ise Yeni Ertaş ambarı ile sevk ediyorduk. Yeni Ertaş ambarı Ankara’da konuşlu bir firmaydı. Ankara mallarını kendi kamyonlarıyla sevk ediyor. Diğer ürünleri ise Topkapı da ilgili firmalara veriyordu. Bu hizmet karşılığında o firmalardan belirli bir komisyon alarak hayatını devam ettiriyordu. Her iki firmadan da üzerimde inanılmaz bir baskı oluşmaya başlamıştı. İki firma da tüm sevkiyatı kendileriyle yapmamı istiyordu.

Yaşadığım diyalogları anlatmayı hiç istemiyorum.

Sonuçta o zaman Express Kargo’nun genel müdürü olan Celal (tarihçede ileride de adını duyacaksınız) beni ve direktörümü ikna etti ve tüm sevkiyatımızı Express Kargo ile yapmaya başladık. Bunun en önemli sebebi aylık teslimat raporu vermeleriydi. Çünkü benim şirkette yeni sorumluluklarımdan biri uluslararasına teslimat raporu vermek zorunda oluşumdu. Ambarlardan böyle bir rapor olmak mümkün değildi.

1994 yılında Johnson & Johnson’dan ayrıldım ve bir yazılım şirketi kurdum. İşler başlangıçta iyi gitti ama sonra pek durağanlaştı. O günlerde Yaşar’dan bir telefon aldım. P&G de bir dönem birlikte çalışmıştık. O Fabrika Müdürüydü ben de Sentetik Departman Müdürü olarak ona bağlı çalışıyordum. “Gel görüşelim.” dedi. P&G den ayrılmış, Express Kargo’ya ortak ve Genel Müdür olmuştu.  Odasından çıktığımda Express Kargo IT den sorumlu Genel Müdür Yardımcısıydım.

Türkiye’de kargo sektörünün şekillenmesinde Tümtis sendikasının etkisini hiç kimse bilmiyor ne yazık ki. Ambarlarda yaptıkları grev, kargo sektörünün dev gibi büyümesini sağlamıştı. Grevde çözüm sağlanmıştı ama ambarlar kargo şirketlerinin bu kadar kolay piyasaya girmiş olmalarının etkisini bir türlü yenemiyordu.

Artık Tümtis’in hedefi kargo şirket çalışanlarıydı. İlk hedef Kargo sektörünün en büyüğü olan Yurtiçi Kargo oldu. Yönetimin sendikal örgütlenmeyi fark etmemiş olmalarına hala inanamam. 1991 yılında Yurtiçi Kargonun pek çok şubesinde ve Aktarma Merkezlerinde direniş başladı. Yurtiçi Kargo gerçekten gafil avlanmıştı. Birçok müşterinin malları yerde kaldı. Yurtiçi Kargo çok büyük olduğu için kısa sürede çözüm üretemedi. Aylar sonra İbrahim Arıkan’ın çok güçlü olduğu eğitim sektörünün emekli öğretmenleri şirketi kurtardı. İbrahim bey emekli öğretmenlere acentelik vererek şirketi yeniden yarattı. Bu acente yapısında Yurtiçi Kargo’da sendikal örgütlenme bir daha mümkün olmayacaktı. İbrahim bey ülkemiz şartlarında dahiyane bir başarıya imza atmış, o zaman ülkemizde pek bilinmeyen franchising sistemini keşfetmek zorunda kalmıştır. O zaman yöneticileri ile birlikte yarattıkları kargo acenteliği sistemi bugün de başarıyla devam etmekte.

Yurtiçi Kargoda yaşanan bu direniş, sektörün diğer şirketlerine yaramıştı. Aras Kargo, Express Kargo ve Anadolu Kargo inanılmaz bir hızla büyüyordu.

Sektörün rengi değişmeye başlamıştı.

Zor başlangıç, sıkıcı gelebilir ama bilmek lazım!

Bugünlerde Türkiye’de kargonun tarihçesi üzerine bir araştırma yapmaya kalkarsanız hiçbir şey bulamazsınız. Ben de yazmazsam lojistik sektöründe hiçbir kaynak olmayacak diye düşündüm. Kaynak olmaması son derece doğal. Kargo sektörü öyle bir sektör ki, sürekli bir koşturmaca halinde çalışıyor tüm çalışanlar. Geri dönüp bakacak vakit hiç olmuyor. Sektörün dışına çıkanlar ise geçmişi hatırlamak istemiyor. Ama bu sektöre bulaşanlar genellikle çok zor sektörü terk ediyor. Kayakçılar kayak sporu ile ilgili azıcık argo bir deyim kullanırlar. Affınıza sığınarak paylaşıyorum. “Kıçına bir kere kar suyu kaçmayagörsün, bir daha kurtulamazsın.” Kargo işi de üç aşağı beş yukarı böyledir.

Ben hasbelkader 1994 yılında kargo sektörüne girdim. O sırada hızla gelişen bir sektördü. Bu macerayı ileride anlatırım ama kargo sektörü nasıl doğdu, hatırladığım ve araştırabildiğim kadarıyla anlatayım.

Öncelikle, hatırladıklarım ve internette bulduğum bilgilerde hatalar olabilir. Bu konuda hafızasında bilgi olanlar yanlışları düzeltirlerse minnettar olacağımı peşinen belirteyim.

İlk kargo şirketi olma konusunda iki iddialı şirket var. Aras Kargo ve Yurtiçi Kargo. Aras Kargo rahmetli Celal Aras tarafından 1979  yılında pazarlama ve dağıtım şirketi olarak kurulmuş. (Kargo şirketi değil) 1989 yılında ise “erişilen dağıtım gücü” sebebiyle Aras Kargo markasına dönüşmüş. Yurtiçi Kargo ise 1982 yılında MEF dershaneleri sahibi İbrahim Arıkan tarafından kuruluyor. Nasıl bir ileri görüş, hayran olmamak elde değil.

Çünkü o sıralarda ülkedeki tüm nakliyat Topkapı da konuşlanan ambarlar tarafından yapılıyor. Ambar operasyonunu incelerseniz son derece akıllı. Diyelim ki, Konyalısınız. Bir ya da birkaç kamyon ediniyorsunuz. Siz de sermaye yoksa kamyon alabilecek birkaç arkadaş buluyorsunuz. Konya’da bir depo bulmak kolay. İstanbul Topkapı’da bir ofis kiralıyorsunuz. Şirketin adını bulmak ta kolay. “Konya Ambarı”. Daha sonra rakiplerinizin adları da belli. “Öz Konya Ambarı”, “Yeni Konya Ambarı”. Yaratıcı olanlar ise “Mevlâna Ambarı” adını kullanabilirler. İşin ilginç yanı bu rakiplerin hemen hemen hepsi sizin eski çalışanınız olurlar.

Sistem basit çalışır. Konya’ya İstanbul’dan mal göndermek isteyen tüccar Topkapı ambarlara malını getirir. Size malı teslim eder. Siz kamyonunuza malı yüklersiniz. Kamyon dolmadan hareket etmez. O zamanki müşterilerin bu malın yarın Konya’da olması beklentisi de yok. Önemli olan taşıma maliyetinin minimum olması. Kapasite kullanımı her hâlükârda %100.

Fiyat nasıl oluşuyor? Kamyon ya sizin ya da arkadaşınızın. Kamyonun maliyeti belli. Arkadaşınızın ya da çalıştırdığınız şoförün geçimi belli, sizin de geçiminiz belli. Böl bunu kamyona. Fiyatta belli oluyor doğal olarak.

Peki kamyon Konya’dan boş mu dönecek? Elbette hayır.

Konya tahıl ambarı. İstanbul’a gelecek un için Konyalı tüccarlarla anlaşma yapıyorsun. O da sana ilave kâr oluyor. Mis gibi çalışan bir operasyon. Adana’dan dönen kamyonlar yazın karpuz, kışın narenciye taşıyor. Kars’tan dönen kamyonlar canlı hayvan taşıyor.

Hijyen derseniz, o zaman kullanılan bir kavram değil.

Bu arada doğal olarak İstanbul’da bir sürü aracı şirket de kuruluyor. Üreticiler Topkapı da değil, İstanbul’un her yerinde üretim yapılıyor. Bu üreticiler her gün Topkapı’ya gitmek istemiyorlar. İstanbul’un her tarafında (Rami, Nişantaşı, Osmanbey, Tuzla) şehir içi nakliyeciler ortaya çıkıyor. Bu aracılar tüm malınızı sizden alıp, Topkapı’ya götürüyorlar, ilgili ambarlara teslim ediyorlar. Sizden haftalık olarak parayı tahsil edip ambarlara ödemeyi yapıyorlar. Kendi maliyetleri ve komisyonları da kendilerine kalıyor.

1982 yılında bu şartlarda kurulan Yurtiçi Kargo bu hizmeti farklılaştırmaya çalışıyor. Potansiyel müşterileri ikna etmek için bugün hala başımıza bela olan fiyat segmentasyonunu icat ediyor. Başka türlü ambarlarla rekabet edebilmesinin imkânı yok.

Fiyat üçe ayrılıyor.

Adresten alma,

taşıma

ve adrese teslim.

Taşıma fiyatını ambarlar belirliyor. Adresten alma ve adrese teslim fiyatlarını ise aracı şirketler. Buna rağmen alışkanlıkları değiştirmek zor tabi. Türkiye nakliyat sektöründe kargo şirketlerinin payı pek büyümüyor. Bu arada Ajlan ismindeki İstanbul’da öğrenci olan İzmirli bir genç 1983 yılında Express Kargoyu kuruyor. Önce sadece İstanbul-İzmir yüklerini hedefliyor. İkna edebildiği müşterilerin mallarını gidip müşteriden alıyor. O yükler yeterli olmadığı için kamyon kamyonet kaldıramıyor, yalvar yakar şehirlerarası otobüslerin bagajlarında İzmir’e gönderiyor. İzmir’de bulunan akrabaları, arkadaşları teslimatları gerçekleştiriyor. Express Kargo nun ilk sevkiyatları otobüs bagajlarında başlıyor. İnanılmaz güzel bir hikaye.

(Anadolu Kargo kuruluş tarihi hakkında bir bilgi ne yazık ki bulamadım. Batış tarihini 1995 olarak hatırlıyorum. Bilgisi olan arkadaşlar paylaşırlarsa sevinirim.)

Neyse konudan çok ayrılmayalım. 1987 yılının Eylül ayında Topkapı ambarlarda Türk ticaret hayatını çok etkileyecek bir olay oluyor. Ambar işçileri Tümtis önderliğinde örgütleniyor ve çalışma şartlarının iyileştirilmesi için grev başlatıyorlar. İstekler basit. Daha iyi ücret, fazla mesai ücreti, cumartesi günleri çalışılmaması. (ki ambarlar hala cumartesi günü çalışmazlar.)

Aylarca süren bu grev, kargo sektörünün gidişatını değiştiren bir olay olmuştur. İstanbul’dan Anadolu’nun herhangi bir noktasına mal gönderemeyen İstanbul tüccarları çaresiz kargo şirketlerine yönelmek zorunda kalmışlardı. Kargo şirketleri aylarca süren bu grev süresinde Anadolu’daki şubeleşmelerini tamamlama imkânı buldular. Türkiye’nin her yerine sevkiyat yapabilme imkânına kavuştular.

Grev sona erdiğinde kargo şirketleri kan kaybettiler ama artık yeni kavramları dile getirebiliyorlardı. Ürünlerin teslim tarihini garanti edebiliyorlardı. Temizlik konusunda hassas olan müşterilere “Ürünlerinizin canlı hayvan taşınmış bir kamyonla taşınmasını ister misiniz?” sorusunu soruyorlardı.

İşler değişiyordu artık.

Bu satırı okuyorsanız, sabrınız için size minnetarım. Emin olun hikaye hem çok üzücü, hem çok eğlendirici olacak. Hayat gibi bir şey yani…

 

Neden bir kargo masalı?

Geçenlerde internetten eşime bir bilgisayar aldım. 5 günde geldi. Gecikmenin sebebi e-ticaret yapan sitelerin “Efsane Cuma” diye adlandırdıkları alışveriş çılgınlığında yaşadıkları darboğazları hala aşamamış olmalarıydı. İnternette azıcık gezince gördüm ki, e-ticaret siteleri ve kargo şirketleriyle ilgili binlerce şikayet olduğunu görmek beni çok üzdü.

Ben, kargo ve lojistik sektörüne 1994 yılında girdim. 2002 yılında da sektörden çıktım. Azıcık inceleyince korgo şirketlerinin hala aynı şekilde iş yaptıklarını gözledim. Azıcık tarihçe araştırınca, internette bu konuda hiç kaynak olmadığını görmek beni çok şaşırttı.

Hem gençlere kaynak olsun diye, hem de içinde yaşadığım masal tadındaki CargoTech tecrübesini buraya dökmek istedim. Aktaracaklarım sadece hafızamda bulunanlar olacak. Hata yaparsam lütfen düzeltin.

 

Tüm tarihçe herhalde 10-15 bölüm olacak. İşlerden fırsat bulabildikçe 2-3 günde bir yazı yayınlamayı düşünüyorum. Birlikte bu masalı yaşadığım insanlardan bahsederken, İlk isimlerini yazacağım sadece. Soyad kullanmamaya çalışacağım. Hakkın rahmetine kavuşmuş insanların ise soyadlarını da yazacağım. Soylarına duyduğum saygı sebebiyle…

Hepsi huzurlu uyusun… Bana çok şey öğrettiler, yaşayanlar da onların soylarına güzel şeyler öğretsin.

Amin.