İsmet Baba

İsmet Baba Kuzguncuk iskelesinin tek ve en tatlı meyhanesidir.

Çoğunuz bilmez, bildiğin en güzel meyhanedir. Eşimden boşandığımda hafta sonları oğlumu annesinden aldığım zaman yarı yol olmuştu benim için. Baba oğul aile sayılmadığımız için bekarlar tarafına otururduk. Bizim gittiğimiz saatte deniz kıyısında olan masaların hepsi dolu olduğundan. Babaların masasına yakın bir masada otururduk. Sonuçta ikimizde bekardık. O bekarlar gitmeden önce hep oğlumun başını okşamış, pek çoğu karşılıklı kadeh kaldıran (kola vs rakı) baba oğlu öpmüştür.

O sebeple İsmet Babanın garsonları tanırlardı beni. Sevgilimle de iş arkadaşlarımla da çok giderdim İsmet babaya. Popüler olmaya başladığı zamanlarda doğal olarak gitme zamanımı gündüze çevirdim. Akşam gitmektense ikindi vakti gitmeye başladım. Öğlen gitmişliğim daha çok olmaya başladı. O saatlerde gittikçe daha çok hatırlanmaya başladık. Sevgilimle gittiğimizde onun da garsonlar tarafından tanındığımızı fark ettim. Süper ağırlanıyoruz yani.

Sevgilimin internet sayfalarından tanıştığı, Oya hanımla İsmet Baba’da buluşacağımız söylediğinde çok sevindim. O zamanlar Edremit’te yaşadığımız için hasrettim zaten. Gittik.

Bir keyifli gündüz rakısıydı ki. Bildiğim İsmet Baba, Oya’nın sohbeti. Garsonlar özlemişler gibi geldi. Oya hanım deyince hemen masaya götürdüler. Acayip keyifli bir gün oldu ve sonu geliyor her keyifli günün. Masanın altında yüzük parmağımla baş parmağımı kullanarak bi “şık” sesi yaptım. Duydu canım garson, geldi sağ kulağını ağzıma yakın getirdi. “Hesabı getirirsen, kalkalım biz artık.” dedim. Dimdik durdu. Kulağıma eğildi. “Abi Oya abla s*ker beni” dedi.

Hiç bu kadar ezildiğimi hatırlamıyorum.

Oya hanımın önünde hürmetle eğiliyorum.

Ömrü, mutlulukları, keyifleri istediği her şeyleri gani gani olsun!
Bizi varlığıyla mutlu etti ya….

Psikolojik

Sene herhalde 1988. AK-AL Tekstilde çalışıyorum. 1 sene önce patrona yalvar yakar bir IBM Sistem-38 aldırmışız. Tüm üretim ve depo süreçlerimizi bilgisayara aktarmışız ve çok mutluyuz.

Nuran, endişeli bir yüzle odama girdi, “Fatih bey konsolda garip bir mesaj var, bakabilir misiniz?” dedi. Gittim mesaja baktım ve sırtımdan aşağı kaynar sular döküldü. Mesajın içeriği özetle “Sisteminizin hard diskinde problem var. Sisteminizin yedeğini alın ve bir IBM uzmanı çağırın.” anlamındaydı.

Bir sürü el kitabı var sistem 38’in. Hemen bir tanesini kaptım ve mesajın alt anlamlarını bulmaya çalıştım. O mesaj kodunun altında açıklama olarak aynı mesaj yazıyordu. Oysa pek çok hata mesajının altında başka açıklamalar da olurdu. Sistemi kapatıp açınca düzelebilir, ya da şu kartı söküp takın falan gibi başka öneriler olurdu. Bu mesajın altında başka hiçbir şey yazmıyor. İyi bir bilgisayarcı olduğum için sistemi bir kere kapatıp açtım tabi. Ama hiçbir şey değişmedi. Aynı hata mesajı gene konsolda patladı. Çaresiz IBM’i aradık. 3-4 gün sonra gelebileceklerini söyleyince ortalığı ayağa kaldırdık tabi. Sonuçta IBM ertesi günü en iyi uzmanlarını göndermeye razı oldu. 😊

Ertesi sabah elinde kocaman bir çantayla en iyi uzman geldi. İsmini hala çok net hatırlıyorum. İsmi yazınca neden hala hatırladığımı anlayacaksınız.

“Merhaba, ben Bilge Küçükkarakimselioğlu.” diye tanıttı kendini.

Soyadın heybeti karşısında “Ben de Fatih.” diyebildim.

Problemi dinledi, benim yaptığım gibi el kitabına baktı. “Allah Allah.” dedi aynen benim dediğim gibi. Sistemi kapattı açtı, değişen bir şey olmadığını görünce sistemi kapattı, disk bağlantısını söktü, tekrar bağladı… Gene aynı mesaj. Sonra sırayla çeşitli kartları söktü, taktı, söktü taktı. Hep aynı mesaj…

Bu çalışmaları 4-5 saat boyunca devam etti. Mesaj aslanlar gibi orada duruyor.

Bu çalışmalarının sonunda ceketini giydi, “Bana müsaade Fatih bey” dedi.

“Mesaj orada duruyor” diyebildim. “Dursun, sisteminizin hiçbir problemi yok” dedi

“Peki mesaj neden çıkıyor?” gibi mühendis sorumu sordum. Cevabını unutamıyorum.

“Psikolojik!” dedi. Donup kalmışım tabi. Devam etti.

“Şimdi mesela, başınız sürekli ağrıyor, doktora gidiyorsunuz, tahliller, röntgenler, çeşitli tahkikler. Bir şey bulamayınca ne diyor doktorlar? ‘Psikolojik’ Benim de teşhisim bu” dedi

İnanmayacaksınız ama, benim bildiğim kadarıyla o Sistem 38, 4 yıl boyunca o mesajı vererek çalışmaya devam etti. Daha sonra da devam etmiştir.

 

Deli Orhan

Hikâyeyi ben yaşamadım, ama anlatan o kadar güzel anlattı ki, yaşamış kadar oldum. O yüzden anlatanın anlattığı gibi ve yaşamış gibi anlatacağım.

Yalova’da AKAL Tekstil o zamanlar KARTOPU El Örgü yünlerini yapıyor. Ülkede acayip satıyor. Bütün kadınlar da kazak örmeye sarmış durumda. Bugün bile anlayabilmiş değilim kadınların niye iki tane şişi eline alıp örgü ördüğünü.

Ancak tüm kadınlar zombiler gibi kazak örüyordu. Kartopu markasına bir rakip yoktu ama ihracatta bir rakip vardı. Rakip bize çok yakın oturuyordu. Orhangazi’de Ormo, namı diğer Deli Orhan tüm dünyaya ihracat yapıyordu.

Tekstil fabrikalarında çok işçi çalışır. Bu işçilerin büyük bölümü kadındır. Tekstil her zaman zordur ve zor işleri kadınlar erkeklerden daha iyi yaparlar. Ama kadın kadındır, ve erkek te erkektir. O yüzden kadın işçileri tekstil fabrikalarında her zaman kadınlar işe alır. Kadın işçi işe alınacaksa bir kadın tarafından verilen karar, bir erkek tarafından verilen karadan daha doğrudur. Bizim karar vericimiz eğitim şefimiz Şenay hanımdı. Onun sayesinde Nuran’ı kazandım. En iyi çalışanlarımdan biriydi. Şenay hanımdan öğrendiklerim sayesinde, Gül katıldı bana. İş ile ilgili cinsiyetsiz düşünmeyi öğrendim.

Bizde tüm kadın işçileri Şenay hanım seçerken, deli Orhan tüm kadın işçileri şahsen kendisi işe alıyordu.

Kendisi niye böyle yaptığını açık yüreğiyle şöyle anlattı.

Bir detayı anlatmam lazım.

Kocaman bir odası vardı. Abartmadan anlatayım.

Oda 7 metre genişliğinde, 15 metre derinliğinde. İşe alınacak işçi 14 metre uzaktaki kapıdan giriyor. Deli Orhan, “Gel kızım” diyor, kızcağız bir 10 metre yürüyor masanı önüne yaklaşmak için. Adını soyadını soruyor, annesini babasını soruyor, kız dili döndüğünce cevaplıyor. Sonra odanın dibinde duran sehpada duran sigara ve çakmağını getirmesini istiyor kızdan. Kız doğal olarak sehpaya gidip deli Orhan’ın sigarasını ve çakmağını alıp getiriyor.

Deli Orhan kızın yürüyüşüne bakıyor. Eğer terliklerini sürüyüp yürüyorsa işe almıyor, rap rap yürüyorsa işe alıyor.

İlk düşündüğüm “Manyak bu herif!” oldu.

Fakat kaydetmişim tecrübesini…

Hikâyeyi kaydedeli 30 yıl oldu. 30 yıldır kadın işçilerin topuklarına bakıyorum. Terliklerini sürüyerek yürüyen kadın çalışanların performanslarından hiç memnun olmadım ve rap rap yürüyenler hiçbir zaman yüzümü yere baktırtmadı.

Ben de deli miyim?

 

 

 

Gökten üç elma düşmüş…

Tarihi çok net hatırlıyorum. 23 Nisan 1995. Çünkü 23 Nisan 1994 ve 23 Nisan 1996 da da Express Kargo’da çalışmıyordum ve 23 Nisan çocuk bayramıydı.

Bir gün önce yürütme kurulu toplantısında Batı Karadeniz dağıtım sorunları konuşulmuştu. Hiç ilgisiz biçimde Zonguldak şubesinin açılması kararı çıktı toplantıdan. Kahraman’da. “Tamam yarın hallederim Zonguldak şubeyi” dedi.

Toplantı çıkışı, Kahraman koluma girdi, “Fatih bey şubeyi ben yarın açarım ama heyecandan unutmuşum, benim araba bakımda, yarın birlikte gidip şubeyi birlikte açalım mı?” dedi. Hiç aklıma 23 Nisan’ın tatil olduğu falan gelmedi, akşam o zamanki eşimle bir miktar tartıştık da…

Ama sabahın karanlığında ben onu aldım, yola çıktık. Sabah 9 gibi Zonguldak’taydık.

Benim Zonguldak’a hayatımda ilk gidişim. Kahraman’da ilgisiz bir sebeple bir kere gitmiş.

“Nereye gideceğiz?” diye sordum şehire girdikten hemen sonra. “Sağdan devam edin Fatih bey” dedi. Sağ tarafta kocaman bir “Taşıt Giremez!” levhası. “Girilmez” diyor  dedim. “Yok, yok gir.” dedi

Girdim, ve 10 metre sonra burun buruna geldik bir arabayla.

O arabanın üstünde mavi kırmızı ışıklar yanıyor ve üstünde “155 Trafik” yazıyor.

Direksiyondaki polis bana vücut lisanıyla dedi ki.. “Bilader, ne iş?”

Ben de ona vücut lisanımla, “Ben de bilemedim valla.” dedim…

Ya vücudum çirkindi, ya lisanda aksanım bozuktu, ama direksiyon yanında oturan polis arkadaş elinde makbuzu ile indi arabasından benim yanıma geldi.

“Beyefendi, hayırdır?” dedi. “Bilader, ne iş?”in resmi söylenişi böyledir.

“Memur bey, ben ilk geliyorum Zonguldak’a” dedim. “Birsürü bando falan da vardı yolda bilemedim nereden merkeze gideceğimi.” deyince güldü memur bey. “Tamam siz geri çıkın, biz geçelim, malum biz de görevliyiz bayram sebebiyle, sonra devam edersiniz, en kestirme yol burası” dedi. “Bilmeden doğru gelmişsiniz” diye dalgasını da geçti. Tarfik polis arabasına yol verdik, sonra girilmez olması gereken o yoldan devam edip şehir merkezine ulaştık.

Ulaştık ama ne yapacağımızı hala anlamamıştım. Sordum Kahraman’a, “Şube yeri nasıl bulacağız?” diye.

“Kolay” dedi. Baktım hızlı hızlı bir yere gidiyor, takip ettim.

Yurtiçi Kargo şubesi önündeyiz. Azıcık tedirgin oldum açıkçası. Şubenin önü bir karnaval, İstanbul kamyonu indiriliyor. Bir bağırış çağırış. Kahraman kuryelerden birini kolundan tuttu, “Şube müdürü nerede?” diye sordu.

Bir kuryeye “Yetkili biri ile görüşmek istiyorum” derseniz. “Buyurun benim.” der müdürünü korumak içgüdüsüyle. Müdür nerde?” derseniz, “Aha orda” diye gösterir müdürü. Müdüre gittik, Kahraman “Selamünaleyküm” dedi, müdür de “Aleykümselam” dedi.

Kahraman, “Ben Express Kargonun bölge müdürüyüm, Zonguldak’ta şube açacağız, bildiğin bir yer var mı?” diye sorunca, müdür bir heyecanlandı. “Olmaz olur mu müdürüm, benim kayınço yeni bitirdi inşaatı. Ben bizimkilere yalvarıyorum ama ikna edemiyorum tutmaya” diyerek bizi ışıl ışıl bir binaya götürdü. Köşedeki bakkala rica etti kayınçosuna telefon ettirdi. (Sene 95 cep telefonları çıkmış ama çok pahalı) Kayınço da koşarak geldi. Şartlar çok uygun ama Kahraman “Biz azcık daha bakalım” diye beni kolumda tutup uzaklaştırdı. Sonra Aras Kargo şubesine gittik. Orada müdürü bulduk. O da aynı adresi göstermez mi? O da diyor ki, “Merkeze yalvardım ama, pahalı deyip kiralamıyorlar o yeri.”

Ona da teşekkür edip ayrıldık.

“Müdür bulmak lazım Fatih bey azıcık dolaşalım şehirde.” diyen Kahraman’ın peşine takıldım. Hızlı adımlarla Levi’s bayini bulduk ama patron dükkânda değil. Levi’s bizim en önemli müşterimiz. Zonguldak şube açma kararının en büyük tetikçisi. Şikâyet edip duruyor sürekli, “Malım geç geliyor” diye.

Patrona telefon ettirdik, onu beklerken birer çorba içtik bir esnaf lokantasında.

Patron geldi.

Kahraman hem kendini hem beni tanıttı.

“Sizin haklı şikayetleriniz için geldik” dedi. “Zonguldak’ta şube açacağız ama tüm arayışlarımıza rağmen iyi bir şube müdürü adayı bulamadık, sizin bize bir öneriniz olabilir mi?” deyince adamın yüzü ışıldadı. “Benim yeğen var” dedi.  Bir yıl oldu mezun olalı üniversiteden. Bölümünü bilmiyorum ama ODTÜ mezunu, sizi onunla görüştüreyim” diye koştu dükkâna telefon etmeye. Kahraman diyor ki, “Ya tatil günü sizi çok meşgul ettik, bizim de vaktimiz dar, İstanbul’a dönmemiz lazım” Adam koşarken “beş dakikaya gelir ya siz de bir daha zahmet etmezseniz buralara kadar”. Bi taraftan da tezgahtara diyor ki, “Kızım çay söyleyin misafirlerimize, çabuk, çabuk koşsana kızım” diye koşturuyor kızı.

Neyse, yeğen geldi. Pırıl pırıl bir delikanlı. Sonradan Express Kargonun en iyi şube müdürlerinden biri olduğunu biliyorum.

O şube müdürümüz,

O kirası yüksek denilen şubeyi Yurtiçi Kargo şube kirasının altına tuttu.

Yeğeni olduğu için değil, hizmeti iyi verdiği için Levi’s bayisi asla bir daha şikâyet etmedi.

Masal diyorum ya… Bitireyim bu yazıyı da…

Gökten üç elma düşmüş…

Tahsil etmek ya da edememek.İşte bütün sorun bu!

Çok büyük bir ikilem yaşıyorum, bu hikâyeyi anlatayım mı, yoksa pas mı geçeyim diye…

Çünkü hikâyede suç var.

İnsanların kendi adaletini, kendilerinin yerine getirmesi gelenekte olmasına rağmen her zaman yanlıştır. Hukuk ve adalet kavramlarını yerle bir eder. Öte yandan hukuk ta adalet te yerle bir zaten ülkemizde.

İşin kötüsü sadece bizde değil uluslararası basını takip ettiğim kadarıyla. Tüm dünya yavaş yavaş bu dipsiz sarmala giriyor.

Neyse, anlatmaya karar verdim hikâyeyi.

Bir rapor çok önemlidir sektörde. Yurtiçi Kargo ve Aras Kargo’da çalışanlar “Süspan” derler bu rapora. Express Kargo ve bizim takım “Borç Ödeme Raporu” derler. Raporun tanımını yapacağım ama, raporun yaratılmasındaki nedeni anlatayım önce.

Bir şube müdürünün maaşı bugünün parasıyla, 2.000- 2.500 TL dir. Oysa tahsilat yapılan bir cuma günü yaptığı tahsilat, bunun 5-10 katıdır. Üstüne üstlük, şube müdürlerinin maaşını gününde alması da nadir görülen bir olaydı o günlerde.  Geçim sıkıntısı, falan filan şube müdürleri şirket için yaptıkları tahsilatı kullanırlardı doğal olarak. Bölge müdürleri ve yardımcılarının önemli bir işi de bunu fark etmek ve bu sıkıntıyı büyümeden çözmektir.

Borç ödeme raporu en büyük silahtır, borç ödeme raporu şişiyorsa anlarsınız şubenin para kullandığını, çözmek için harekete geçmeniz gerekir.

O zamanlar bir bölge müdürü, ya da bölge müdür yardımcısı şubeye girdiğinde herkes ayağa kalkardı ve gelen müdürünü masasına buyur ederdi şube müdürü. (Aynen bakan geldiğinde Valinin yerine davet etmesi gibi bir şey!) Ama kargo işinde farklı bir gerekçe daha vardı. Masaya oturan müdür, “Naaber? Nasılsınız?” dan sonra sağ üst çekmeceyi açardı ilk iş. Nedeni gayet basit. Tahsil edilecek faturalar hep sağ üst çekmecede bulunurdu. Gelen müdür getirdiği borç ödeme listesi ile tahsil edilmemiş faturaları karşılaştırırdı. İkisi uyuşursa mesele yok. Ama para kullanan bir şubede liste farklı olurdu. Şube müdürü tahsilatını yapmış olduğu faturaları müşteriye vermek zorunda. Ama tahsilatı merkeze bildirmezse parayı kullanabilir. Faturalarla liste tutmazsa şube müdürünün para kullandığı aşikardır.

Eee tamam, para kullanmış şube müdürü. Şimdi ne yapacaksınız? İlk benim aklıma gelen şey müdürü kovmak. Peki, parayı nasıl geri alacağız? Yapabileceğiniz şey şirket avukatına haber verip, savcılığa bir “zimmete para geçirme” suçu için suç duyurusunda bulunmak. 2-3 sene içerisinde dava belki sonuçlanır ve siz bir icra takip davası açabilirsiniz. 2-3 sene sonra icra yoluyla alacaklarınızı tahsil edersiniz belki. O zamanlar bölge müdürünün yaptığı bu değildi. O gün, o şube müdürünün zimmetine geçirdiği parayı getirip teslim etmesinin dışında başka çözüm kabul edilmezdi.

Bu nasıl yapılacak?

Adamı dövecek ya da bacağına kurşun sıkacak haliniz yok. Bir şekilde bu parayı almanız lazım. İnsan psikolojisi ilginçtir. Bölge müdürünün söylemesi gereken şey şu. “O para gelmeden bu şubeden çıkamazsın.” Eğer etkili bir duruşunuz varsa o para bir şekilde gelir ve sorun çözülür.

Bazen de olmaz bu.

Bir bölge müdürünün yaşadığı olay şu:

Şube müdürü der ki, “Müdürüm, mümkünü yok! Canımı alacaksan al canımı. Benim o parayı bulmam mümkün değil. Ama önümüzdeki Çarşamba’yı beklersen ödemem mümkün.”

“Nasıl olacak o?” diye sorunca bölge müdürü, Şube müdürü cevaplar.

“Müdürüm Çarşamba’ya bir tüyo var. Halep Güzeli diye bir Arap atı var, bire 36 veriyor. Ben orada kazanırsam tüm hesabı kapatırız.” Zimmete geçirilen paraların nereye harcandığı belli oluyor böylece…

Durum tam bir çıkmaz!

Bölge müdürünün aklına bir fikir geliyor.

“Kalk gidiyoruz” deyip hareketleniyor. Şube müdürü, “Nereye gidiyoruz?” diye sorunca, “Florance Nightingale hastanesine” diye cevaplıyor. “Hayırdır müdürüm, ne yapacağız orada?” sorusuna ise verilen cevap…

“Bak kardeşim, ben bu işe tek çözüm görüyorum. İki böbrek sana fazla. Birini alıyorlarmış hastanede 5.000 liraya. Senin bana borcun 3.500, ben onu alırım, sen de kalan 1.500 ü yatırırsın Halep Güzeline.”

Şube müdürü, “müdürüm bir telefon edebilir miyim?” diye soruyor.

Edilen birkaç telefon sonunda adamın akrabaları 1 saat içinde 3.500 lirayı getiriyorlar.

Bu hikâye yönetimde efsane oluyor. Ama daha bitmedi.

Bu hikâyeyi dinleyen bir bölge müdür yardımcısı aynı taktiği başka bir şubede kullanmaya karar veriyor.  Bana o hikâyeyi şöyle anlattı.

“Fatih bey, baktım şube müdürü oturuyor öylece. ‘Al canımı müdürüm, benim bu parayı bulabilmem mümkün değil. İster polise ver beni, istersen ayaklarımı betonlayıp boğaza at’ lafından başka bir laf söylemiyor. ‘Kalk gidiyoruz’ dedim. ‘Nereye müdürüm?’ diye sordu. ‘International a gidiyoruz, iki böbrek sana fazla’ diye kozumu oynadım. Ama adam ‘Tamam müdürüm, haklısın, başka çözüm yok galiba’ dedi. Fatih bey, biz bindik arabaya gittik hastaneye. İndik arabadan, hastanenin kapısına doğru yürüyoruz. Ben terleyip duruyorum. Hastaneden içeri girince ne diyeceğim ben, diye düşündükçe ter basıyor. ‘İyi akşamlar, satılık böbrek polikliniği nerede?’ diye sorulmaz ki. Gömleğim sırılsıklam olmuştu Fatih bey.”

Bana bunları anlatırken terliyor o anda olduğu gibi. Yanakları kıpkırmızı olmuştu. Ben gülmekten gebermek üzereyim. O devam etti.

“Tam kapının önüne vardık ki adamın dizlerinin bağı çözüldü de kurtulduk hastaneye girmekten. Çözdük bir şekilde tahsilatı. Bir daha tövbe. Yapamayacağım şeye hiç kalkışmam.”

Bir daha kimse böyle bir taktik kullanmayı denemedi tahsilat için.

Mecidiyeköy Gayrettepe sorunsalı ve Eko

Express Kargo’da Genel Müdür Yardımcısı olarak işe başlayalı birkaç gün olmuş. Benim garip bir huyum vardır. İşe erken gitmeyi severim, akşam kaçta yatarsam yatayım, muhakkak mesai saati öncesinde işte olurum.  Şirkette kimse yoksa sakin kafayla yapılması gereken işleri hallederim, şirket o sırada çalışıyorsa işin kenarında dururum. İşi en iyi böyle öğrenirim.

Bir gün sabah 6:00 da düştüm gene şirkete. Şehirler arası kamyonlar girmeye başlamış merkeze. Şube araçları da yerlerini almışlar. Girdim aktarma merkezine. Beni görünce, aktarma merkezi şefi ve baş şoför fırlayıp geldiler yanıma. Bir iki sohbet ettikten sonra yolladım onları işlerinin başına. Derdim işi seyredip öğrenmek.

Kısa sürede kavradım işin nasıl yürüdüğünü. Gelen şehirlerarası kamyonun üstünde Ekrem kamyondaki kolileri indiriyor, sonra üstündeki keçeli kalemle yazılmış olan fatura numarasını ve varış şubesini okuyordu. Kamyonun önünde bekleyen bir işçinin sırtına yüklüyordu. O işçi de koliyi okunan şubenin aracına götürüyordu. Bütün şube araçlarının üstünde şube adının yazdığı tabelalar vardı. Ekrem de (herkes onu sesinin gücü sebebiyle Eko diye bilirdi) koli üzerindeki yazıları okurken, şahin gibi işçinin gittiği yeri gözler, gerektiğinde uyarırdı taşımayı yapan işçiyi.

Şube kamyonetlerinde teorik olarak bir yazıcı bir istifçi olması lazımdı ama genellikle bu takımlar birden fazla kamyonete bakıyorlardı. Verimlilik arttırmak adına tabi ki.

O zaman adını bilmiyorum ama Eko’nun yanına yanaştım. İşine engel olmadan ne yaptığını gözlüyorum. Bir de baktım ki, kolinin üstünde M.Köy şube yazıyor ama Eko, “383226 Gayrettepe” diye bağırdı.

“Yanlış okudun” dedim.

Yüzüme boş boş bakıp, “Hayır doğru okudum” diye cevap verdi. Benim boş boş baktığımı görünce ilave etti. “Büyükdere caddesi no: 254 e kadar Mecidiyeköy şube, 254 ten sonrası Gayrettepe şube dağıtıyor, Antalya’daki kurye ne bilsin bunu?” dedi.

İnanır mısınız bilmiyorum ama Eko o güne kadar Büyükdere caddesine hiç gitmemişti.

Eko CargoTech masalının en önemli kahramanlarından biri oldu benim için. Dostluğumuz hala devam ediyor şükürler olsun.

Kadınlar ve kazalar

Kargo şirketlerinde kadınların ayrı bir yeri ve önemi vardır. Bu konuyu muhakkak yazacağım illa ki, ama Express Kargo da çalıştığım sürece beni çok etkilemiş bir süper kadını yazmam lazım. İsmi Ayşegül. Express kargoda GMY olarak çalışıyorum. Ayşegül, planlamanın temel direği. Tüm araç organizasyonunu yapıyor. Bugünkü iş ortamında yapabilen olur mu bilmiyorum ama her sabah 4:00 gibi uyanıyor. Bir araç onu evinden alıyor. Sabah 5:00 te şirkette oluyor. Gelen tüm faksları toparlıyor. Gelen yöneticilere gece hakkında bilgi vermesi lazım. Çünkü yöneticilerin gününü o bilgiler tayin edecek. Gecesinde kaza olmamış bir sabah günün iyi geçeceğinin ilk göstergesidir.

Gece kaza olduysa, kötü haberi veren olurdu Ayşegül. Ben de sabahın köründe şirkete giren ilk yönetici olurdum. Kaza olduğu günlerde…

Benim ilk sorduğum soru, “Ölü var mı?” olurdu. Şimdi utanç duyuyorum bu mekanik sorudan…

“Yok” diye cevap verirse eğer, “Kargoda hasar var mı?” diye sorardım.

Gene “Yok” diye cevap verirse, odama geçerdim. Neler yaşandığını hiç merak etmezdim.

Bir sabah gene geldim baktım Ayşegül’ün yüzüne ki allak bullak. “Kaza var mı?” diye sormadım. Direkt, “Ölü var mı?”diye sordum.

“Yok” dedi.

“Nasıl olmuş?” dedim.

“34 xx 999 Burdur çıkışında ata çarpmış”. Dedi.

“Kargo?” diye sordum.

“Kupada hasar var ama kasa çelik olduğu için sapasağlam.” Diye cevap verdi.

Ben dünyanın en büyük salağı, “iyi” dedim ve odama doğru yürüdüm.

Arkamdan koşup geldi…

“Atı sormadınız?” dedi.

“Ata ne olmuş?” diye sorarken gördüm gelen tokadını.

“At ölmüş.” Dedi.

Öğretti bana hayatın bir tek iş olmadığını.

Kadınlar olmadan hayat olmaz, iş olmaz, kargo olmaz.

Bana bu dersi veren Ayşegül bahtından gülsün.

Mucize kolay, Şube açmak o kadar kolay değil

“Şube açalım.” deyince kolay bir iş diye düşünmeyin. Şube açmak çok zor bir iştir. Önce şube yerini bulmanız lazım. Şube yeri için sizden istenenler çok basittir. Şehrin en işlek yerinde yeterli büyüklükte olacak, bir de kirası çok ucuz olacak. Gayet basit yani. Şubeyi tutmak için size şirketin bir vekaletname vermesi lazım. O vekaletnameyi PTT den 2 telefon almak için de kullanırsınız. Belediyeden bir ruhsat almak lazım. Şimdi şube mobilyaları merkezden alınıp gönderiliyor ama o zaman bulunduğunuz yerdeki ikinci el büro mobilyası satan yerleri bulmanız lazım. Şiddetli pazarlıklar sonucu gerekli olan sandalye, masa, askı falan hepsini alırsınız.

Bunlar halledildikten sonra sanmayın ki şubede oturup müşteri bekleyeceksiniz. Bir ya da İki tane kiralık kamyonet bulacaksınız. Onlarla pazarlık edeceksiniz. Kiralık kamyonet fiyatlarını merkeze hem Kahraman’a hem de Sedat’a onaylatacaksınız. Bu araçları şirketin kurumsal kimliğine uygun olarak giydireceksiniz. Giydirme fiyatını Sedat onaylayacak, kamyonet giydirilmesini de de Aşkın onaylayacak. “Olmamış bunlar, turuncu tam bizim turuncumuz değil!” denirse, “Pantone” denilen renk kataloğuna mı, yoksa bu renk kataloğunu hiç duymamış olan, kamyoneti giydiren esnafa mı küfredeceğinizi bilemeyeceksiniz.

O sırada kocaman bir kamyon gelecek. Kamyoncu sinirli sinirli, “hadi kardeşim indirsene yükü, daha Adana’ya kadar kaç kilometre yolum var?” diyecek. Siz kuryeleri ayarlamadığınız fark edeceksiniz. Ya koca yükü kendiniz indirecek, ya da amca oğlunu falan bulup, onları kurye olarak işe alacaksınız.

Ana hikâyede Kahraman’ın 13 günde tüm Türkiye dağıtım organizasyonunu yaptığını bir mucize olarak anlatmıştım ya, bu mucizenin nasıl gerçekleştiğini tam olarak bilmiyorum ama minik bir kısmını biliyorum.

Tüm Türkiye organizasyonunu yapmak üzere kiralık Şahine binen Kahraman, Mecidiyeköy’den geçerken, otobüs durağında Hacı’yı görür. “Gel gideceğin yere götüreyim” diye Hacı’yı alır arabaya. Kahraman Express Kargo Mecidiyeköy Şube müdürüyken, Hacı da aynı şubede kuryedir. Aylar sonra birbirlerini gördükleri için sarılıp kucaklaşırlar.

Hacı arabadan gideceği yerde inemeyeceğini o anda bilmiyordur ne yazık ki.

O gece sabaha karşı, yan koltukta uyuyan Hacı’yı uyandırır. “Geldik Hacı kalk, uyan.” Hacı sabaha karşı saat üçte, uyanmaya çalışır. Kahraman, Hacı’yı arabadan indirir.

“Ben buradan Adana’ya devam ediyorum, Sonra Diyarbakır şubeyi açacağım. 2 güne dönerim. O zamana kadar Şube yerini bul, 2 kurye, 1 sekreter işe al. 2 de kamyonet ayarla. Telefonları ben geldiğimde hallederiz. Hadi kendine dikkat et” diyen Kahraman basar gaza Adana’ya doğru.

Hacı, hala uyku sersemi, çevresine bakıp nerede olduğunu anlamaya çalışır.

Sabah karşı saat üç. Hacı on dakika sonra anlar nerede olduğunu. Anadolu’muzun bağrında Aksaray şehrindedir.

İki değil ama üç gün sonra Kahraman geldiğinde her şey hazırdır. Telefon işini de birlikte hallederler. Cargotech diye bilinen şirketin “Aksaray Dağıtım Merkezi” operasyona hazırdır!

Diyeceğim o ki, mucize yaratmak becerikli insanlarla gerçekleşir.

Bir insan mucize yaratamaz. Takımlar yaratır mucizeleri.

Vallahi kimse yok!

CargoTech’in ilk ayları. Modemler 56k dial-up modemler. Her bölge kendi bilgilerini giriyor ve benim DOS ortamında yazdığım programla bilgilerini merkeze aktarıyorlar. Herkesin bildiği gibi, işler planladığınız gibi gitmez. Düşünemediğiniz hatalar çıkar daima. Program bir hata verir. Bu hata genellikle İngilizce bir hatadır. Operatör size hatayı okumaya çalışır telefonda ama ya o anlatamaz derdini, ya da siz anlayamazsınız.

O zamanlar CarbonCopy diye bir program var. Uzakten erişim programı. Bugünkü gençlere TeamViewer desem, “Hah anladım” derler.

Hata olduğunda ben CarbonCopy hazırla diyorum. Sonra Dial-up modemle bağlanıyorum. Karşı bilgisayarda aynı hatayı tekrar oluşturuyorum, hatayı anlıyorum. Çözümü buluyor ve uyguluyorum. Ama her zaman uzaktan çözülemiyor sorun. CarbonCopy nin bir de chat ekranı var. Karşıdaki operatöre, “şunu yap, bunu yap, sorun çözülmezse beni tekrar ara” diyorsunuz, genellikle çözülüyor sorun. Çözülmediği zaman o bölgeye gitmişliğim de çoktur.

Bursa bölgede böyle bir problem oldu bir gün.

Bağlandım, uğraştım ama çözemedim problemi. Novell server ın kapatılıp açılması lazım. (Novell network hatırlayanlara selam olsun. 😊)

Chat ekranına geçtim, “Orada kimse var mı?” diye yazdım. Bir süre bekledim…

Beklediğim şey, “Buyurun Fatih Bey, ben Orhan” gibi bir yazının ekranda belirmesi. Ben de yazacağım ki, “Şunu yap, bunu yap”.

Ekranda bir yazı oluşmaya başladı yavaş yavaş.

“k..i..m..s..e….y..o..k”

Sandalyeden düştüm gülmekten.

Sonra anladık ki, operatör oda temizlenirken dışarı çıkmış ama odayı temizleyen arkadaşımız kendi kendine çalışan bilgisayarı seyrediyormuş. Bilgisayar kendisine bir soru sorunca, cevap vermesi gerektiğini düşünmüş. Yetkili operatörün bilgisayar başında olmadığını anlatmaya çalışmış bilgisayara.

CargoTech insan kaynağı açısından çok şanslı bir şirketti. Her çalışanımız daima işin bir ucundan tuttu, bazen yanlış tuttu, bazen tam tutması gerektiği yerden tuttu ama hiçbir çalışanımız şirketini kötü rüzgârlara terk etmedi.

Biz de onlar gibi davranmaya çalıştık onlara. Bazen becerebildik, bazen beceremedik.

En etkili tahsilatçı.

İşin tarihçesini oluşturmasalar da masalı masal yapan anılardır. Bu anılar olmasaydılar, tarih hiç yaratılamazdı.

Onları da yazacağım, aklıma geldikçe. Okuyanların katkısı da şart illa ki.

Kargo tarihi, Ceyar’sız yazılamaz.

Ceyar, kargo işine Express Kargo’da Mecidiyeköy şubede kurye olarak işe başlamış. Adı Cevdet ama herkes ona Ceyar derdi.

Kurye olarak çok başarılı değilmiş, ama elinden geleni dibine kadar yapan karakteri yüzünden hiç kimsenin onu şirketten uzaklaştırma cesareti olamamış. CargoTech kurulduğunda bize katıldı. “Tahsilatçı” olarak.  Yanlış anlaşılmasın lütfen.

Kargo işinde tahsilat en zor iştir. “Ücret alıcı” denilen kargolar en zor tahsilattır. Zamanla yok olacağına eminim. Aslında “ana fikir” çok güzel. Nakliye masraflarını gönderici değil de kargoyu alan ödüyor. Sizin de kargo ücretini almadan teslimatı yapmamanız gerekiyor. Mantık doğru ama siz kargoyu teslim etmeye gidiyorsunuz, adam “Cuma’ya gel öderim.” diyor.

Yok namaz değil, o zamanlar Cuma dediğimiz şey tahsilat günüydü. Bu kadar dindar değildi insanlar. İlk Cuma gidip paranızı alınca iş otomatiğe binerdi. Her Cuma günü elinizde faturalarla gidip paranızı alırdınız. Ama her işletmenin iyi günü, kötü günü olurdu. “Haftaya artık” deyince müşteri, çok itiraz edemezdiniz. Eğer ayın son günüyse o Cuma. İşler karışırdı. Maaş alamazdınız o Cuma. Ceyar bu gerçeğin çok farkındaydı.

Nasıl yapardı o tahsilatları hiç anlamadım. Boş geçeceği günü bilirdi, Ay sonundaki cumalarda hiç boşu olmazdı.

Bir müşterimizin muhasebecisinin Kahraman’a telefon etmesini hiç unutmuyorum. “Kahraman bey, bir daha tahsilat için lütfen Cevdet beyi bana yollamayın. Size yalvarıyorum. Şirkette hiç para yok ama, boynunu öyle bir büküyor ki, yeni aldığım maaşımı verdim, Kıyamıyorum bu çocuğa” diye ağlamıştı kızcağız telefonda.

Ceyar sayesinde alıyorduk maaşlarımızı…

Azıcık tarihçeye katkıda bulunacağım. Kargo ücreti müşterilerin çok umurunda olamadı ne yazık ki. Biz mi çok eziktik, müşteriler mi lojistiğin öneminin farkında değildi emin değilim. Kargo sektörünün en feci yanlışının bu olduğunu düşünüyorum. Zaten Cargotech’in 1995 yılında fark ettiği ancak komple değiştirmeye gücünün yetmediği tahsilat problemi her gün daha fazla çözüme yaklaşıyor. Çok yakın bir zamanda “Ücret Alıcı” kargo tedavülden kalkacak. Göndericiler kargo ücretini ödeyecek ve kendi faturasına dahil edecek bu gideri.

Bir teslimat, iki dakika sürer, tahsilat ise 5 dakika ile iki saat arasında süre emer. Tahsilat yapmayan bir şube aracı yerine göre günde 30-50 teslimat yapabilir. Tahsilat yapması gereken bir aracın günlük 20 teslimatı geçmesi Hz. Musa’nın Kızıldenizi yarması gibi bir olaydır.

Şansınız varsa ve haftalık tahsilat yapıyorsanız, bana telefon edin size Ceyar’ın telefonunu vereyim. Bir iş teklifi yapın, belki ikna edersiniz. Ama sizi uyarmadan geçmeyeyim.

Ceyar’ın o zamanlar yalnız yaşadığı Küçükçekmece gölünün kıyısındaki evde sakladığı paşa dedesinin kılıcına dikkat edin. Kimsenin canı yansın istemem. 🙂