Yemek sektörü ve Lojistik

Kendime çok kızdım. Yemeksepeti.com dan çok sık olmasa da sipariş veririm. Gelen kuryeler genellikle bir magnet bırakırlar, ve cesaret edebilenler, “abi, telefonla sipariş ver, daha iyi olur” u telkin etmeye çalışırlar. Genellikle aldırmam, çünkü sitenin bana sunduğu rahatlığı telefonun karşısındaki, sipariş alan kişi hiçbir zaman sunamaz. (Bir istisnası Abooov kebap ve kurye Ömer. O ikna etti beni her nasılsa)

Ancak iki gün önce yaşadığım tecrübe beni komple değiştirdi. Fast food meraklısı değilim ama bazı tatları çok güzel bulurum. Bir tanesi “acılı whopper menü, extra soğan”dır. Diğeri “Kentucky Hot Wings.”  Herkesin bunu yapmaya hakkı olduğunu biliyorum. Sevgilim de sever acılı whopper.

“Ya, dışardan bir şeyler söyleyelim bu akşam, acılı whopper çekti canım.” dediğinde başladı benim curcunam.

Dertlendi sevgilim sonra, “Çok pahalılaşmış ama 26,50 TL olmuş” dedi.  Oysa ben iki gün önce eve dönerken bir kaçamak yapmış Burger King’e uğramış ve aynı menüyü 20,50 TL ye yemiştim. Yemeksepeti.com tiklagelsin.com sitelerinde whopper menü 26,50 TL oysa mağazaya gittiğinizde 20,50 TL.

Gözlerime inanamadım. Tabi ki gittim aldım.

Düşünebiliyor musunuz, 4 menü sipariş etseniz 24 lira fazla ödeyeceksiniz. Kentucky Fried Chicken ı kontrol ettim sonra, onlar Burger King kadar acımasız değiller. Yemeksepeti fiyatları menü başına sadece 1 TL pahalı.

Bir daha asla yemeksepetinden sipariş vermeyeceğim. Gidip kendim alırım.

Bu arada Buger King ve KFC ye daha çok kızdım. Bunun sebebi Fiyuu denilen şirket diye düşünüyorum.

Ali Raif Dinçkök

Bugün kaybettik…

2 saat önce televizyondan duydum Ali beyin vefatını. İlk patronumdu benim. 1985 yılında Akal Tekstilde çalışmaya başlamıştım.Askerliğini yeni bitirmiş, gencecik bir makine mühendisi olarak işebaşlamıştım. O yıllarda bilgisayar kullanımı çok azdı. Ben önce Sinclair bir bilgisayarla bir simülasyon programı yazmıştım, o programla sağlanan tasarruf ile Merih bey bana bir IBM PC-XT almıştı. Sabit disk kapasitesi sadece 10 MByte. Ömür boyu dolduramam bu diski diye düşünmüştüm. Ama PC-XT yetmiyordu. IBM Sistem-38almak gerekiyor diye düşünüp Merih beyi ikna ettim. Fizibiliteyi hazırladım. Ali beyden randevu alındı. 23 Nisan 1986 tarihinde Yalova’dan çıkıp İstanbul genel merkeze gittim. Merih beyle birlikte Ali beyin odasına girdik. Elimde 3 kopya (daktiloyla yazılmış) bir fizibilite. Ayağa kalktı, bizi yerlerimize davet ettikten sonra, “Buyurun, sizi dinliyorum” dedi.

O kadar zor bir patron ki, rakamsız hiçbir şey yapmıyor. Bir fizibilitede net kârı görmezse, asla onaylamıyor. Takdir edersiniz ki 250.000 dolarlık bir bilgisayar yatırımının net kârını göstermek çok zordu. Olası kârların hemen hemen hepsi somut olarak ispatlanamaz rakamlar. “Depolar ve üretim üzerinde kontrolümüz artacak. diyorum. “Siz şu anda depolar ve üretimi kontrol etmiyor musunuz evladım?” dese diyecek hiçbir şeyim yok. Ama ben projeye tüm benliğimle inanıyorum.

Bu inancın verdiği şehvetle 15 dakika kadar anlattım projeyi. Sonra Ali beyin yüzüne baktım. Koltuğunda iyice geriye yaslanmış, yüzünde tatlı bir gülümsemeyle beni dinliyordu. O ifadeyi görünce projenin kabul şansının çok fazla olmadığını düşünüp, konuyu toparladım ve noktayı koydum

“Siz ne düşünüyorsunuz Merih bey?” diye sordu. Merih bey, “Projenin sağlayacağı kârların ölçülmesi çok zor ama ben bu projenin şirkete fayda sağlayacağına inanıyorum.” dedi.

Ali bey yüzüme birkaç saniye dikkatle baktı ve “Bu 250.000 dolarlık oyuncağı alacağız bu çocuğa” dedi.

Nasıl sevindiğimi anlatamam. O Sistem 38 ile çok güzel işler yaptık orada.

Sadece kazanç ile karar veren bir patron değildi. Karşısındaki insanın aklına ve kalbine bakmasını bilirdi.

Ruhu şâd olsun.

Dayak Cenneten çıkmamıştır ama…

Ben hayatım boyunca babamdan iki kere dayak yedim. İkisi de bugün gibi aklımda.

Birincisinde 6-7 yaşındayım. Annem öğlen tatilinde çalışmak zorunda kalmış, babama rica etmiş, öğle yemeğini o gelip hazırlamış. Öğlen yemeğini ısıtmış, sofrada birlikte yiyoruz. Masada yemek yerken, ben ellerimi masaya dayayıp, sandalyemi arka ayakları üzerinde şaha kaldırıp ileri geri sallandırıyorum. Benim sandalyemin arkasında yanan gaz sobası var. Babam “Sallanma oğlum” dedi. Bir durdum, ama çocukluk işte. Sallanmaya devam ettim. Kaçınılmaz olan şey oldu. Ellerim masadan kurtuldu, sandalyemle birlikte sobanın üstüne düştüm. Soba, bacalar, her şey darmadağın oldu.

Ben çok korktum. Babam benden çok korktu. Gazyağı yanmaya devam etse, her şey bir anda alevler içinde kalabilirdi. Ama devrilen soba söndü. Ben direk yatak odama kaçtım. Babam sobanın yanmadığından emin olunca benim yanıma geldi. Öyle bir tokat vurdu ki, yere paralel halde yatağımın üstüne düştüm. Ayaklarım yastığımdaydı gerçi ama yatıyordum yatağımda. Ortalığı becerebildiğince toparladı, hiçbir şey konuşmadan işe gitti. Ben yattığım yerden kımıldayamadım 2-3 saat.

İkinci dayak ise 12 yaşında geldi. 9 yaşındayken, karşıdan karşıya geçerken çarpan bir araba yüzünden dalağım patlamıştı, ağır bir operasyonla alındı. 11 yaşında nefrit oldum. 12 yaşında ise Kalp romatizması geçirdim. Kalp kapaklarından biri iltihaplandı yani. O zamanki tıp bilimiyle öleceğim kesindi. Ama kortizon falan yaşamaya devam ettim.

Yükseliş koleji açılalı birkaç yıl olmuştu. Bir burs sınavı yapmışlardı ve burslu 30 öğrenci almışlardı. O 30 öğrenciden biri de bendim. Ama hazırlık sınıfında bu hastalık olunca 6 ay boyunca ben okula gidemedim. Doğal olarak sınıfta kalmam gerekiyordu. Okul yönetimi, son derece anlayışlı davrandı. Yaz dönemi boyunca, destek kurslarına katılmam şartıyla, beni orta bire geçirmeyi önerdiler. Tabi kurslar burs dışındaydı. Benim ailemin bütçesi için çok ağırdı kurs ücretleri. “Ne yapalım, bir şekilde hallederiz” dediler. Kursa gitmeme karar verildi.

Ben 12 yaşında, sokakta oynamak varken hiç kursa gitmedim. Her akşam soruyorlar, “Nasıl geçti kurs?” diye…

Ben de anlatıyorum yalanlarımı. “Mr. Lynch geldi, şunu anlattı, bunu anlattı” diye…

Aradan bir ay geçince, okuldan telefon etmişler tabi. Bir öğlen annem de babam da eve yemeğe geldiler. Babam sakince sordu kursun nasıl olduğunu. Ben uydurmalara devam ettim ama hissettim sakat bir şey olduğunu. Babam anlattığım yalanları son derece sakin dinledi. Sonra “Sen geç içeri” dedi.

Ben yan odaya geçtim. Anneme döndü. “Sakın girmeyeceksin odaya” dedi.

Odaya girdi…

Odadan çıktığında, burnum ve üst dudağım kanıyordu, sol gözüm kapanmıştı. Annem sessizce ağlaya ağlaya yaralarımı elinden geldiğince tedavi etti. Babam, “Birlikte işe gidiyoruz” dedi. Yalvardım ben gitmeyeyim diye… Hiç aldırmadı.

Yolda giderken gene yalvardım, soran olursa kapıya çarptığımı söyleyeyim diye.

“Hayır!” dedi. “Soran herkese benim seni dövdüğümü söyleyeceksin” dedi.

Gün boyunca babamın odasında, pencerenin kenarındaki sehpada oturdum. Gelen her çalışan, yüzümü görünce, “Hiii ne oldu?” diye soruyordu ister istemez, babam sakince “Anlat!” diyordu. “Niye dövdüğümün sebebini de anlatacaksın.” diyordu. Ben ağlamaktan başka bir şey yapamadım gün boyunca.

Bugün rahmet okuyorum babama. Yaşıyor olsaydı, “ellerin dert görmesin” derdim. Yaşadığı sürece dost meclislerinde bu hikâyeyi her anlattığımda gözleri dolu dolu olurdu. “Yahu anlatma şunu bir daha” diye sitem ederdi.

O günden beri, aileme, iş arkadaşlarıma, sokaktaki adama, polise, savcıya, yargıca, sözün kısası kimseye yalan söylemedim.

Benim çocukluğumda eğitimin en önemli unsuru aileydi. Galiba doğrusu da buydu.

İlk yalan ailede durdurulmalı. Durdurulmazsa…

Saatle mi yaşamalı, Vakitle mi?

2005 yılının yazıydı, Ağustos sıcağı hem de Edremit körfezinin yazlıkçı kalabalığında. Edremit’te zeytinyağı işine girmeye karar verdik.

İstanbul’dan kalkıp Edremit’e gittik.

Hiç tanımadığın ve hiç tanınmadığın bir yerde iş kurmak çok zordur. Ama güzel Edremit’in güzel insanları yardım etmeyi severler.  İşe başladık.

İsterseniz Edremit’i bırakıp, Uganda’ya gidelim buradan. O günlerde eşim büyük bir zevkle birkaç blog takip ediyor. Birisi Meltem Yaşar’ın “Sisteki Goriller” bloğu. Meltem bir bankada çalışırken, Uganda’ya önce bir turla gidiyor, sonra Türkiye’deki gorillerden daha fazla korkup, Uganda’ya yerleşiyor. Blog bugün yok ama, iyi ki yaşadıklarını “Pigmelerle Dans” adında kitaplaştırıyor. Akşamları eşimle sohbet ederken, bana Meltem’i anlatıyor. Beni acayip etkileyen bir anısı var Meltem’in. Bir Masai ile konuşurken, Masai, diyor ki…

“Beyaz adam saatle, Masai vakitle yaşar.”

Bu akşam ben bu yazıyı yazarken eşim Meltem’i aradı. Laf benim aklımda tamamı ile yanlış kalmış. Lafın doğrusunu Meltem söyledi. Doğrusu…

“Beyaz adamın saati, Masai’nin vakti var.”

İkisi de doğru. Bize kıymetli olan saat. Masai’ye kıymetli olan vakit.

Neyse, hikâyeye dönelim. İş kurmak için vazgeçilmez olan bir adres Türkiye’nin neresinde olursanız olun “noter”dir. Benim de notere gidip bir şeyler yapmam lazım. Edremit’e gidenler bilir. Edremit’in merkezinde bir kavşak vardır. Kırmızı ışık 60 saniye yanar, yeşil ışık 15 saniye yanar. 15 saniyede kaç araba geçebilir ki bir ışıktan? 5-6 araç geçebiliyor.

Bize yeşil yandı ama önümdeki araba sağ camı açmış, kaldırımdaki bir adamla sohbet ediyor. Tam 5 saniye kaldığında abandım kornaya İstanbul’dan yeni gelmiş birisi olarak. Döndü baktı bana üzüntülü bakışlarla. “Kardeşim, bir çift laf ediyoruz şurada, 1 dakika beklesen ne olur?” dedi.

Donup kaldım. Arabadan inip saldıracağım ama kendime yakıştıramadım.

Öte yandan dediklerini de duydum. Sözlerinde çok büyük bir yanlış yoktu. Bir dakika bekleyecektim sadece. Topu topu 60 saniye. Haklıydı bu detayda.

Ona da keyifli bir sohbet armağan edecektim.

İçine ettim güzel muhabbetin yani.

Asansörlerde, asansöre biner binmez, kapıyı süratli kapatan düğmeye basan insanları gözlemişsinizdir. Belki de siz de o insanlardan birisinizdir, bilmiyorum. O kadar anlamsız geliyor ki bana artık. Kazanılabilecek zaman en fazla 3 saniye. Oysa çalışanların boş boş oturarak harcadıkları dakikalar, saatler yok mu?

Acaba o 3 saniyeyi kazanma çabası, “ben çok işi olan meşgul bir çalışanım!” mesajı mı?

Ben o ışıkta işittiğim sitemden beri daha yavaş yaşamaya başladım. Artık saatle randevu vermiyorum Edremitliler gibi. “9:00 da görüşürüz” yerine, “Sabah erkenden gelirim” diyorum. “Saat 2:00” nin yerine, “Öğleden sonra” yı koydum. “15:30” un yerini “akşamüstü” aldı.

Tavsiye ederim herkese…

Ben ne istiyorum?

İş hayatımızda her an çeşitli kararlar alıyoruz. Sonuçlarınızı yaşıyor ve öğreniyoruz ama, verdiğimiz kararlarla ilgili her şeyi biliyor muyuz? Bir karar aldığımız zaman, sonuçların ne olacağını bize net söyleselerdi ne güzel olurdu değil mi?

Ne istediğimiz hiç düşünüyor muyuz?

İş hayatınızda bir çizgi belirlemeniz gerekiyor. “Tutarlı” olmayı kim ister? Ya da “Cesur” olmayı.

İşe başlarken her yönetici bu kararı almak zorundadır. Ama kimse tutarlı olma kararının cesareti azalttığını söylemez. Ya da cesareti seçenin tutarsızlığı bonus olarak almış olduğunu fısıldamaz kulağınıza.

Başka bir karar vermek zorundadır tüm yöneticiler. En önemli silahını seçer her yönetici adayı. Savaşlara seçeceği silahla katılacaktır. Üç silah vardır seçeceği önünde.

“Zekâ”, “Yetenek” ve “İnanç”.

Eminim hepiniz, “Hepsini birden seçiyorum.” dediniz ama yok öyle bir şey.

Birisi dominant olacak ve diğer ikisini çok az kullanabileceksiniz.

Üçünü birden seçtiyseniz kaybetmeye mahkumsunuz zaten.

Sonra çok zor bir soru çıkacak karşınıza…

İki tercihiniz var gene.

Zenginlik ve dostluk.

Zenginliği seçerseniz, ister istemez hırs ve yalnızlık gelecek size, dostluğu seçerseniz, hassaslık ve kaybetme korkusu ceketinizin içine girecek.

Size sunulamayan bir seçenek var farkındaysanız. “Akıl”. Zaten herkeste bol bol var.

Akıllı olduğunuz için, diyeceksiniz ki, “Ben de Cesarette var, Tutarlılıkta.

Zekâm da var, İnancımda, Yeteneğimde.

Hırsım var, Zenginlik için Yalnızlığı da göze alabilirim.

Arkadaşlık ta neymiş? ki onun için Hassaslık ve Kaybetme korkularını yaşayım. Aptal mıyım ben?

İş hayatınızda yaşadığınız tecrübeler yavaş yavaş sizi şekillendirecek.

Kendinizi tutarlı bulacaksınız, arada bir tutarsız davrandığınız göremeyeceksiniz. Cesaretinizi sorgulamayacaksınız bile. Belki pek çok insanın kaçmaktan korktuğu için cesur sanıldığını da zekanızla kavrayacaksınız. Bunu da zekanızı ispat için yüksek sesle söyleyeceksiniz.

Bazen aceleci davranacaksınız bazen sabırlı. Duruma göre değişmez mi bu?

Başarı sizinle olacak çoğu kez. Başarısızlıklarınızı unutacaksınız. Unutkanlık yöneticinin en gizemli silahıdır. Hırsınız zenginliğinizin artmasını getirecek doğal olarak. Gururunuz alçak gönüllüğünüzün azalmasıyla kibire dönüşecek.

Çevrenizdeki herkes, sizde eksik bir şeyler olduğunu düşünecek ama cesaretlerini tutarlılık uğruna terk ettikleri için size bir şey söyleyemeyecek.

Sonra bir gün, karşınıza sizin gözünüze göre dünyanın en güzel kadını çıkacak. “Bu güzellik benim olmalı!” diye yanarak, sahip olduğunuz her şeyi onun ayakları altına sereceksiniz. O her zaman haklı çıkabilmek için sizde azıcık kalmış olan tutarlılığınızı alacak. Kibrinizi bırakacak ama gururunuzu alacak sizi yönetebilsin. Zekanıza ve zenginliğinize hiç dokunmayacak ve kendi kurnazlığını zekanıza katacak. Kaybetme korkunuzu destekleyecek ki, zenginliğinizin hep kendisiyle paylaşılmasını garantiye alabilsin diye.

Bir çocuğunuz olacak bir gün. Hayatınızın en mutlu günü!

Tüm bildiklerinizi evladınıza aktarmaya çalışacaksınız sevgi ile. Ama ikiniz de çaresiz kalacaksınız. O kendi özelliklerini taşıyacak emin olun.

O yuvadan uçtuğunda kala kalacaksınız. O gün, “Ben aslında ne istiyordum başlarken?” sorusunu soracaksınız sahip olduğunuz her şeye boş gözlerle bakarken.

Sadece bir “Çilekli Pasta” istemişseniz eğer, bu kadar yolu boşa gelmiş olduğunuzu o yaşta fark edeceksiniz.

Lütfen ne istediğiniz bir daha düşünün! Önünüzdeki yol çok uzun…

İnsan kendine sahip çıkmazsa…

Bir ülkenin gelişmişliği, zenginliği sahip olduğu kaynaklara verdiği değeriyle ölçülür. Ancak, bu ölçüm yöneticilerin verdiği değerle değil tüm toplumun bunu sahiplenmesi ile yapılabilir.

Bir toplumun sahip olduğu en büyük kaynak insandır.

Sıkıntı insanın buna sahip çıkmamasıyla başlar. İnsan kendine değer vermiyorsa, işin kötüsü, kendisini sömüren kavramları sahipleniyorsa, bize de “yapacak bir şey yok!” demek düşer.

Anlatacağım hikaye, sonuç olarak bunu anlatsa da, bu kadar karamsar değil. Çünkü gerçek. Çünkü bu toplumun bir hikayesi. Bu kadar basit.

90 lı yılların başında uluslararası bir şirketin İstanbul’daki fabrikasında fabrika müdürüyüm. Fabrika uluslararası bir denetim geçirecek. O zamanki genel müdürümüz, Roger fabrikaya geldi. İşin önemini anlattı. Daha denetime 3 ay var.

Bana dedi ki, “Fatih, bu şirketimiz için çok önemli. İşçi sağlığı ve iş güvenliği işçileri bilinçlendirmeden olmaz işçileri buna inandırmayı başaramazsan, bu denetimi geçemeyiz. Eğitime önem vermen lazım.” dedi.

90 lı yılların başlangıcı olduğunu düşünürseniz, zordu işim. Fabrikada haftada iki gün üretime ara verip, eğitimler yapmaya karar verdim.

Eğitimleri yapmaya başladık. Ben inanıyordum işçi sağlığı ve iş güvenliğinin önemine ama işçilerim huzursuzdu. Yetiştirmeleri gereken üretim vardı, ama ben üretimi kesiyordum. 1 saat boyunca, onların emniyeti ve sağlığının üretimden daha önemli olduğunu anlatıyordum.

İnanmıyorlardı kendilerinin üretimden daha önemli olduğuna.

Ama o eğitimler sayesinde çok yol aldık. Fabrikamızda hiç iş kazası olmuyordu. Özellikle kadın işçiler daha fazla gülümsüyordu yaptığımız değişikliklere bakarken. Kadınlar öngörebilen ve önlem alanlara daha fazla güvenirler. Soylarının devam edebilmesi için gereklidir bu.

Denetime 10 gün kala, Roger son bir denetime geldi. Açıkçası, iyi bir iş yaptığımı düşünüyordum. Fabrikayı dolaşmaya başladık. Her şey yolunda gidiyordu. Ta ki PVC şişe ürettiğimiz, “Blow Molding” bölümüne gelinceye kadar.

Oradaki iki makinaya bakan operatörüm Nazir, ortalarda görünmüyordu. Roger sol tarafa yukarı bakınca ben de o tarafa döndüm. Nazir düz duvarda yerden 3 metre yukarıda bize son derece endişeli bakışlarla bakıyordu.

İş hayatımın en sıkıntılı anlarından biridir o an. Roger bana baktı, ben ona baktım. Bir sonraki departmana yürüdük.

Başka bir sıkıntı olmadı, sonraki bölümlerde. Roger’ı yolcu ederken, yüzümün kıpkırmızı olduğunu hissediyordum. Sağ elini uzatıp, sol dirseğimi tuttu. “Fatih, çok iyi bir iş başarmışsın, ama bir şeyi çok iyi anlamanı istiyorum.” dedi. “Bu benim kariyerim için çok önemli! İş ve işçi güveniliği denetiminden geçemeyen bir genel müdürün bu şirkette geleceği olamaz.”

Ne diyeceğimi bilemedim. O kadar aylık çalışmanın, eğitimlerin hiçbir değeri kalmamıştı.

“Merak etme Roger.” lafından başka diyecek bir laf bulamadım.

Roger’ı uğurladıktan sonra odama çıktım. “Nazir gelsin.” dediğim anda Nazir odanın kapısında bitti.

“Buyur Fatih bey.”

“Odanın kapısını kapa.” dedim ki o fabrikada müdürlük yaptığım 2,5 sene boyunca odamın kapısının kapalı olduğu çok nadir anlardan biridir.

Açtım ağzımı, yumdum gözümü.

Nazir, sadece, çelik burunlu iş ayakkabılarının burunlarına bakıyor. Benim nefesimin tükenmeye yakın olduğunu hissedip, anlatmak için başını kaldırdı.

“Fatih bey, Yukarıda duvarda küf gördüm, Roger bey gelmeden temizlemek istedim.” dediği anda nefesime güç geldi.

“Ulan, düz duvara nasıl tırmandın?” diye patladım.

Garibim Nazir, duvardaki benim göremediğim küçük çıkıntıları izah etmeye çalışırken, ben kendime geldim.

“Oğlum Nazir, anlamıyor musun, tüm derdimiz senin canın, senin güvenliğin. Tüm bu yaptıklarımızı senin canına bir şey olmasın diye yapıyoruz. Niye sen böyle yapıyorsun?”

Başı önde, son sözünü söyledi.

“Tamam müdürüm, anladım. Sen ne dersen o. Öl de ölürüm vallahi.”

Baktım sinir krizi geçireceğim, “Çık Nazir. Çık, Tamam!” dedim.

Merak ediyorsanız, denetimde hiçbir problem olmadı.

Eminim Nazir, “Öl” dersem ölür.

Nazir bana çalışanlarıma doğru emir vermeyi öğretti. O günden beri onların iyiliğini istediğimi söylüyorum hep.

Çalışanınınız yaşarsa yaşarsınız,

Çalışanınız mutlu olursa mutlu olursunuz.

 

Bill Gates’le tanışmam…

Mirim, sene 1983…

ODTÜ mezuniyeti sonrası bir burs kazanmışım, Stanford’a Master için gitmişim, Artık son çeyrekteyim. Bir ders aldım sadece 1 kredi, dersin adı, “Seminer”. Stanford her hafta bir seminer düzenliyor. Seminere bölge (o zaman adı Silicon Valley değil) şirketlerinin üst düzey yöneticiler geliyor. Yarım saat konuşuyorlar. Sonra, eğer konuyla ilgileniyorsanız, soru sorabiliyorsunuz. Yoklama kağıdına imza atıyorsunuz, Dönem sonunda 1 krediyi alıyorsunuz.

Notunuz A, B falan değil. “S” “Satisfactory”. Eğer seminerlerin yarısından fazlasına gitmezseniz, “U” “Unsatisfactory “oluyor. 1 krediyi alamıyorsunuz.

Semineri verenlerin iş programları sebebiyle seminerler cuma günü akşam üstü olurdu genellikle. Bir sürü hiç ilgimi çekmeyen seminere gidip imza attım ama bir tane seminer çok ilginçti.

Apple şirketinin satış müdürüydü semineri veren. Dürüst olmam lazım, ismini hatırlamıyorum. Ama adam başlar başlamaz tüm dinleyicilerin ilgisini çekti.

“Personal Computer”. Sene 1983.

Ülen, “Computer” dediğin cihazın “Personal” olabilmesi için “person”ın “Very Imprtant Person” olabilmekten başka çaresi yok. Ben ODTÜ’de CS200 den AA almışım ama o kart delme makinalarında neler çektiğimi ben biliyorum. Stanford’a hasbel kader gelmişim. Üniversitede iki tane mainframe var, birisi IBM öbürü HP. İlk defa monitör görmüşüm hayatımda. Fortran IV programlar yazıyorum ki, hata yaptığımda “DEL” tuşuna basıyorum. Kart delgi makinalarında yeniden sıraya girmem gerekmiyor.

Seminerdeki Apple satış müdürü “Personal Computer” diyor.

Anlattı.

PC nin adı “Lisa” idi. Bir bilgisayar, bir yazıcı, hard disk yok. İki tane disket sürücü. Disket sürücülerin her birinin kapasitesi 360 Kb. MBA yapan çocuklardan birisi hedef kitlelerini ne olduğunu sordu.

“Hedefimiz CEO lar” dedi satış müdürü. “Her CEO nun hayatını zorlaştıran sekreterleridir, Lisa bu sekreterlerin yerini alacak.” dedi. Düşündük, gerçekten hepimiz her müdürün bir yazıyı sekretere defalarca daktilo ettirdiğini hatırladık. Halbuki Lisa klavyesiyle CEO yu bütünleştirecek ve CEO yazısını yazıp, bir defada doğru yazıyı yazdırabilecekti.

Ben elimi kaldırdım soru sormak için.

“Kaça satacaksınız Lisa’yı?” diye sordum.

“10.000 doların altında!” dedi.

Seminer salonunda bir gürültü koptu.

İnanamamıştık.

Apple şirketi kurucuları Stanford mezunu olmasa, Apple şirketi Stanford’da seminer veremezdi. İlgiyle izledim kampanyalarını. Küçük otellerde Lansman toplantıları, küçük bütçeli kampanyalar…

Bayağı başarılı olmuştu.

Derken, IBM devreye girdi. IBM benim gözüme Pamuk Prensesin üvey annesi gibi gözükmüştü o gün. Tüm ulusal gazetelerde tam sayfa bir ilan çıktı.

Sayfa bembeyaz. Sayfanın tam ortasında daktilo harfleriyle bir cümle…

“Don’t buy it, just wait!”

“IBM”

Türkçesi… “Almayın bekleyin!”

“IBM”

“IBM” o zamanlar şimdiki gibi değildi. Hem teknolojik olarak hem de pazarlama açısından zirvedeydi. Düşünün tüm bankaların, bilgi işlem departmanları yoktu. O işlevi gören departmanların adı “IBM Departmanı”ydı

O zamanlar dikiş makinalarına “SINGER” elektrik süpürgelerine “Hoover”, bilgisayarlara “IBM” deniyordu.

Lisa hiç satamadı. McIntosh olarak daha başarılı oldu galiba. O başarıyı da tartışacak çok arkadaşım var.

IPhone çok iyi bir telefon mu, yoksa Ericson, Nokia bir gazeteye ilan vermeyi akıl edememişlerdi?

Ancak hikayem bitmedi. IBM, IBM DOS’u bir türlü hazır edememişti. William Gates isimli bir delikanlı MS DOS u IBM kalite kontrol departmanına kabul ettirmeyi başardı.

Veeee, IBM PC piyasaya çıktı, Hemen sonra IBM PC-XT yi çıkardıklarında (ki 10 MB bir hard disk vardı o makinada) uzak ara pazar lideri oldular.

William Gates, sizin bildiğiniz Bill Gates. O dönem boyunca satılan her IBM PC den işletim sistemi ücreti alarak, bugün bildiğimiz Microsoft’u yarattı.

Lisa satabilseydi, bugün çok farklı teknolojileri kullanıyor olabilirdik diye düşünüyorum.

Ders alınacak çok şey var yaşadığımız hayatlarda.

Yaşıyorsak, hatırlıyorsak!

 

GEL BURAYA!

Hatırlar mısınız bilmem… “Bütün Dünya” diye bir dergi vardı. Readers’ Digest dergisinin Türkçe versiyonu… 40’lı, 50’li 60’lı yıllarda doğanlar hatırlar. Orada okumuştum. Tamamını hatırlamıyorum ama hatırlamadığımı uydururum. Hoş bir hikayeydi.

Genç bir kız artist olmak ister, Uğraşır didinir. En sonunda bir yönetmenle bir mülakat yapma şansını elde eder. Mülakatta yönetmen son bir kez sınar güzel ve akıllı kızı. “Senden üç kez  ‘Gel buraya’ demeni istiyorum” der. “Hikayelerini anlatacağım sana.“

“Birinci hikaye şöyle… Çok zengin bir adamla evlisin. Ama ekonomik kriz yüzünden kocanın işleri pek iyi değil. Şirketlerin yaşaması için işçi çıkartmak gerekli. Kocan bu kararı alır ve şirketin binlerce işçisinden 400 işçi çıkarma kararı alır. Bunun üzerine sendika sizin muhteşem villanızın önüne bu işçilerle birlikte gelirler. Günlerce orada gösteriler yaparlar. Öyle ki, evden çıkamaz duruma gelirsin. Kocan ise her sabah işe gider. Birlikte aldığınız o BMW’ye domates, yumurta atılır her sabah. Oysa sen gerçeği biliyorsundur. Şirket batmıştır zaten. Kocanın son bir çıkış bulmak için çabalarını günlerce çaresiz seyredersin. O sırada kalabalığın arasında birisi dikkatini çeker. Defalarca gözgöze gelirsin onunla. Televizyondaki haberlerden onun sendikanın gelecek vaadeden liderlerinden biri olduğunu da öğrenirsin. Nedenini bilemeden kanın kaynar ona, seversin. Bir sabah, televizyonda haberleri izlersiniz kocanla birlikte. Borsa’nın çöktüğünü dinlersiniz. Kocanın son umudu olan borsa yatırımları… Pencereye doğru yürürsün, kocanın farkında olmadan. O güzel ‘sendika lideri’ ile yeniden gözgöze gelirsin… Bir silah sesi patlar kulaklarında. Kocanın çalışma odasına koşarsın… Kapıyı açamazsın arkasında bir şey vardır. Açarsın iteleye kakalaya… İteleyip kaladığın şey kocanın cesedidir… Bakarsın, kanlı halıya, kocanın elinden düşmüş tabancaya, ağlayamazsın. Senelerdir severek nefret ederek koynunda yattığın erkek ‘ölü’dür artık… İçin kin dolar. “Oysa o kimsenin kötülüğünü istememişti… Kimseye de bir kötülüğü dokunmadı..” diye düşünür, kapının önüne çıkarsın… O yakışıklı sendika liderinin gözünün ta içine bakarak mermer merdivenlerde iki basamak inersin. Sessizdir herkes. Herkes duymuştur silah sesini. Onun sebep olduğu sonucu görmesini istersin. Bir taraftan da sarılabileceğin tek adam odur bu dünyada. Gözlerini ayırmadan onun göz bebeklerinden, ‘GEL BURAYA!’ dersin…

Yönetmen devam eder…

İkinci hikaye daha farklı… Bir bayram sabahı… 3 yaşında olan oğlunu yepyeni aldığın giysilerinle donatmışsın. Defalarca öpmüşsün, koklamışsın. Annenlere ziyarete gitmek üzere kapının önündesiniz. Evin kapısını kilitlemek üzere anahtarını çıkartıyorsun ve oğlunun elini bir anlık bırakıyorsun. Bir çığlık atıyor oğlun ve koşmaya başlıyor. Bundan sonrasını yavaş çekim hayal et.. Sen anahtarı bırakıp, dönüyorsun ama oğlunun eli yetişemeyeceğin kadar uzakta… O anda caddede hızla gelen bir araba görüyorsun.

Siyah bir araba… ‘olacakları’ anlıyorsun. Bir çığlık çıkıyor gırtalağından.. Koşmaya başlıyorsun, 3 yaşındaki bir çocuğa yetişemeyerek …

Oğlunun çoktan caddeye vardığını farkettiğin zaman… dizlerinin üzerine çöküyorsun… Siyah araba geçerken caddeden başın dizlerinin arasında..

Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilemeden başın dizlerinin arasında öylece kalıyorsun. Sonra başını kaldırıyorsun oğlunun paramparça cesedine bakmak için… ve o korku dolu mavi gözleri görüyorsun karşı kaldırımın dibinde..

Annesine bakan korku dolu gözleri… Varmış karşı kaldırıma ama ayağı çamurda kaymış ve o güzel elbiseleri çamur içinde… Dizlerin parçalanmış ama, ayağa kalkıyorsun, ve bayramlık elbiselerinin kirlenmesine üzülen bir anne olmanın bilinciyle…. “GEL BURAYA!” diyorsun.

 

Üçüncü hikayede ise aldatılmış bir kadın rolü oynayacaksın. Gerçeği öğrendiğin o ana kadar delice sevdiğin kocanın seni aldattığını öğreniyorsun. Alıyorsun karşına ve konuşuyorsun… Sonra evden kovuyorsun onu yapman gerektiği gibi.

Aradan 1-2 hafta geçiyor. Kızgınlığınla başbaşa ve yalnız başına hep bu olayı düşünüyorsun. Bir akşamüstü kapı çalınıyor, açıyorsun ve kocanla gözgöze geliyorsun. Bütün olanları yeniden hatırlıyor, onun yüzüne bakıyorsun. Onun gözlerindeki ışıltının bir anda korkuya dönüştüğünü görüyorsun. O anda onun elindeki bir beyaz gülü görüyorsun…

Tekrar gözlerine bakıyorsun… Onun gözlerinde gördüğün üzüntü ve çaresizlik yüreğini buruyor ama kararından geriye dönüşün yanlış olduğunu bilerek şimşek bakışlarına devam ediyorsun.

Baktığın gözlerde çaresizlik büyüyor. Gözler yere bakmaya başlıyor. Sana bakmamasına rağmen gözyaşlarını görüyorsun o gözlerde, yüreğin yumuşuyor. Beyaz güle takılıyor gözlerin. Gülün titrediğini görüp şaşırıyorsun.

Kocan sürüdüğü ayakları ile geriye dönüyor. Gidip asansörü çağıran düğmeye basıyor.

Affediyorsun onu.

Kendiliğinden, sadece onun ve senin için… Asansör geliyor, kocan kapısını açıyor asansörün ve içinde ona serılmak, teselli, edilmek, teselli etmek ihtiyacı dayanamayacağın şekilde büyüyor… Derin bir nefes alıyor ve o asansöre girmek üzereyken ‘GEL BURAYA!’ diyorsun…

Hadi bakalım başla.” diyor yönetmen…

Aday bir an düşünür ve, “Siz bir kez söylerseniz ben aynısını yapabilirim.”der , ve rolü alır…

Ben de işe alırdım bu kızı….

Hanginiz bu üç “GEL BURAYA!” yı diyebilir?

Faiz haram mıdır?

Hepimiz işimizi “iyi” yapmaya çalışırken bazen yanlış şeyler yaptık, yapmaya zorlandık. Halen de zorlanıyoruz büyük ihtimalle.

Bu hikayeyi anlatmaya başlamadan önce, bir başka hikaye anlatmak istiyorum.

Hikaye bu akşamın hikayesi.

Benim annem 86 yaşında, Alzheimer hastası. Hatırlamakta zorluk çekiyor yakın olayları. Eski anılar ise sapasağlam, yeri geldiğinde anlatıyor 55 yıl önceki anılarını. Biz de uğraşıyoruz anlatsın diye. İyi geliyor ona anlatmak.

Bu akşam bir anısını anlattı ki dağıttı beni.

“Bir müşterimiz var bankada, parasını vadesiz hespta tutan bir kadın. Parasını da çekmiyor zırt pırt. O zamanlar bankaların başarı kriterleri farklı. Vadeli hesap, vadesiz hesap oranı o günlerde önemli bir kriter. Kadını hesabını vadeli yapması için ikna etmeye çalışıyorlar. Kadın da “Faiz haramdır, ben faiz almam” diye direniyor.

Annem, farklı düşünmeyi başarıp, kadını ikna ediyor.

Dediği şu: “Hanımefendi, faiz haram diye düşünüyorsanız, paranızı vadeli yatırın, faizi siz almayın, ya alıp, ihtiyacı olan birisine verip sevaba girin, ya da bize talimat verin, biz ihtiyacı olan bir kişi bulup faizi ona verelim.”

Kadın ikna olmuş, parasını 6 aylık vadeli hesaba yatırmış.

Altı ay sonra, kadın şubeye gelmiş sevap için. “Ne kadar faiz oldu diye sormuş. Annem kartoteks dolabından kadının kartını çıkartmış, Facit hesap makinasıyla hesabı yapmış, “312 lira 17 kuruş” demiş

Kadın, “ayy, çokmuş…” deyip şubeden çıkıp gitmiş.

Sevabın sınırı varmış demek ki.

Günah diye bir şey yok hayatta, sınırlarımız ve eğer varsa ahlakımız var!

 

 

Yöneticinin ve çalışanın sıkıntısı

Tarih boyunca bu böyle oldu, ve böyle olmaya devam edecek gibi görünüyor.

Genç çalışanlarla, tecrübeli çalışanlar arasında çatışma şekil değiştirerek devam ediyor. Gençlere kulak verdiğinizde, çok haklı cümleler dinliyorsunuz.

“Abi, herif, (herif dediği CEO) sigara molalarının bilgisayar raporuna bakıyormuş, günde 3 sigara molasına çıkanların listesini istemiş. 3 ten fazla sigara içenleri işten atacakmış. Üstüne üstlük, şirket internetinin, tüm facebook, instagram çıkışlarını yasaklamış.”

“Abi, onu bırak, bizimkisi çay kahve içmeleri kayıt altına alıyor. Geçen koridorda “masrafları kısmamız lazım, masrafları kısmamız lazım” diye mırıldanırken Hasan görmüş. Hasan’a gülümseyip elini sıkıp, yanaklarından öpmüş. Hasan panikte tabi, “kıdem tazminatımı alınca hepinizi bara götürecem lan.” diyor.

“ ’Yarına bitsin bu rapor, yoksa külahları değişiriz.’ dedi bana, sabaha kadar şirketten çıkmadım, üç gün oldu, bir daha sormadı raporu bana.”

Bu günlerde en çok görülen laf ise şu!

“Abi bunun olması için, şunun şunu, bunun bunu yapması lazım!”

Kimse demiyor ki, “Benim şunu yapmam lazım!”

Her genç başkasının ne yapması gerektiğini biliyor. Onlar yapılırsa, o da sığ sularda yapması gerekeni yapacak.

Yukarıdaki cümleyi, gençleri aşağılamak için yazmadım. Unutmayın, gençler yeni başladılar bu yola, daha sığ sulardalar, siz başladığınız zaman, hep sizin yanınızda oluyorlar. Karşınıza değil yanınıza almak gerekiyor onları.

Tecrübeli çalışanlara kulak verdiğinizde onlar da eşdeğerde haklı cümleler kuruyorlar.

“Bir kişi de ben söylemeden bir şeyi akıl etsin abi, ben söylemeden hiçbir şey yapılmıyor bu şirkette.”

“Bütün gün lâk lâk. Bütün gün facebook, instagram. Geçenlerde IT departmanından bir rapor istedim, sosyal iletişim sitelerine erişime bir bakın dedim, gelen rapora inanamazsın. Şirketin toplam internet erişiminin %32 si sosyal iletişim. Yasakladım tabi erişimi.”

“Çayı kahveyi yasaklamak, mümkün değil tabi, ama çaycıları işten çıkarttım, Çay kahve otomatları koydum her kata. Geçen aşağı katlara indim, her odada su ısıtıcı var anasını satayım. Biz bunlara çay kahve içsinler diye maaş veriyoruz sanki.”

Eminim pozisyonunuza göre yukarıdaki cümlelerden bir ikisini haklı buldunuz, bir iki cümleye de “Çüşş, bu kadar olmaz ki!” dediniz.

Genç kuşak ile bir kıdemli kuşak arasında hep iletişim sıkıntısı olmuştur ama…

Türk iş hayatının hiçbir döneminde bu iki kuşak arasında iletişimsizlik bu boyutta olmamıştı.

Gözlediğim sonuç ise felaket boyutunda artık.

“Yetenekli” gençler sık sık istifa ediyor. Çünkü yeni iş bulabiliyor, buldukları işleri terk edenlerin niye istifa ettiklerini sorgulamıyor.  Sorgulasa hepsinde kendisini bulacak.

Yetenekli yöneticiler ise, yetenekli eleman bulamamaktan şikâyet ediyor.

Ben Nasrettin Hoca karakterli olduğum için, iki taraf ta haklı diyeceğim.  😀

Nasrettin hoca karakterli olmasaydım, “İki taraf ta haksız” derdim. Ama iki cevap ta yanlış.

Bulunduğunuz tarafı bırakabilirseniz, karşı tarafa kulak verebilirseniz, farklı ifadeler kulağınıza çalınacak.

Yasaklamaya başlayan yöneticiler aslında size yetemediklerini biliyorlar ama çözüm bulamıyorlar.

Çay kahve yasağınızla dalga geçen gençler, çay kahve meraklısı değiller ama ne yapmaları gerektiğini bilmiyorlar. “Şunu yap!” diye anlamlı bir cümle kurmanızı bekliyorlar. Eskiden buna “motivasyon” denirdi.

Ama her ikisinin de bilmesi gereken şey şu!

Konuşmuyorsunuz.

Elbette konuşuyorsunuz gün boyunca ama iletişemiyorsunuz. Derdinizi anlatamıyorsunuz, karşı tarafın anlatmayı beceremediği şeyi doğal olarak anlamıyorsunuz.

Bir köprüdeki iki keçi gibisiniz.

Sonuçta ikiniz de köprüyü geçemediğiniz gibi, tek hedefiniz suya düşmemek oluyor ki, bu çalıştığınız şirkete zarar veriyor.

Sonuçta, istifa ediyorsunuz, kovuluyorsunuz.

Çalıştığınız şirket sizi işe almakla hedeflediği şeylerden gün geçtikçe uzaklaşıyor.

İşin kötüsü ikiniz de bunun farkında değilsiniz.