Duygusal ya da komik hikayeler

İsmet Baba

İsmet Baba Kuzguncuk iskelesinin tek ve en tatlı meyhanesidir.

Çoğunuz bilmez, bildiğin en güzel meyhanedir. Eşimden boşandığımda hafta sonları oğlumu annesinden aldığım zaman yarı yol olmuştu benim için. Baba oğul aile sayılmadığımız için bekarlar tarafına otururduk. Bizim gittiğimiz saatte deniz kıyısında olan masaların hepsi dolu olduğundan. Babaların masasına yakın bir masada otururduk. Sonuçta ikimizde bekardık. O bekarlar gitmeden önce hep oğlumun başını okşamış, pek çoğu karşılıklı kadeh kaldıran (kola vs rakı) baba oğlu öpmüştür.

O sebeple İsmet Babanın garsonları tanırlardı beni. Sevgilimle de iş arkadaşlarımla da çok giderdim İsmet babaya. Popüler olmaya başladığı zamanlarda doğal olarak gitme zamanımı gündüze çevirdim. Akşam gitmektense ikindi vakti gitmeye başladım. Öğlen gitmişliğim daha çok olmaya başladı. O saatlerde gittikçe daha çok hatırlanmaya başladık. Sevgilimle gittiğimizde onun da garsonlar tarafından tanındığımızı fark ettim. Süper ağırlanıyoruz yani.

Sevgilimin internet sayfalarından tanıştığı, Oya hanımla İsmet Baba’da buluşacağımız söylediğinde çok sevindim. O zamanlar Edremit’te yaşadığımız için hasrettim zaten. Gittik.

Bir keyifli gündüz rakısıydı ki. Bildiğim İsmet Baba, Oya’nın sohbeti. Garsonlar özlemişler gibi geldi. Oya hanım deyince hemen masaya götürdüler. Acayip keyifli bir gün oldu ve sonu geliyor her keyifli günün. Masanın altında yüzük parmağımla baş parmağımı kullanarak bi “şık” sesi yaptım. Duydu canım garson, geldi sağ kulağını ağzıma yakın getirdi. “Hesabı getirirsen, kalkalım biz artık.” dedim. Dimdik durdu. Kulağıma eğildi. “Abi Oya abla s*ker beni” dedi.

Hiç bu kadar ezildiğimi hatırlamıyorum.

Oya hanımın önünde hürmetle eğiliyorum.

Ömrü, mutlulukları, keyifleri istediği her şeyleri gani gani olsun!
Bizi varlığıyla mutlu etti ya….

At Yarışı

Yıl hangi yıldı tam hatırlamıyorum, ama ortaokul yılları olduğuna göre, 70 li yılların ilk yarısı olmalı. Mahalle arkadaşım Can’ın babası hipodromda doktor olarak çalışıyor. Hangi akla hizmetse oğluna ve bana hipodroma giriş kartı çıkartmış. TJK nın Ankara yarışlarına gitmeye başladık. Benim o zaman haftalık harçlığım 50 lira. Ne simit alıyorum ne gazoz. Paso at yarışı oynuyorum.

Oynayanlar bilir, hipodromda oynayanlar ya “ikili” oynarlar ya da “çifte” oynarlar. Üçlü ganyan, altılı ganyan uzaktan oynanan oyunlardır. Üç ya da altı yarışın birincisini bilmek imkansızdır hipodromda olana. “Tüyo” lar uçuşur hipodromda. Tüyo dediğim şey yarışların ayarlanış bilgilerdir aslında. At sahipleri ve jokeyler sadece yarış ücretleriyle yetinemezler, ayarlamalar yaparlar aralarında. Diyelim ki yarışın ödülü 10,000 lira. Favori de sen ve senin atın. Yarıştaki en kötü at kazanırsa sen de ikinci olursan yarıştan 5,000 lira alırsın ama bahis oynarsan 50,000 lira kazanabilirsin. At sahibi de kazanır, jokey de kazanır, gemleri kısan diğer jokeyler de kazanır, bir tek ikinci gelen  ata güvenip ona oynayanlar kaybeder. Gerçek hayat gibi yani. Çalışanlar kaybeder, “tüyo” alanlar kazanır.

O zamanlar benim bir Doğan eniştem var. Bir de Sadık dayım. At yarışında birbirimizi aile toplantılarından daha fazla görüyoruz. Sadık dayım at yarışı oynardı ama onun ilgi alanı daha çok hipodrom lokantasındaydı. Sofrasını kurardı arkadaşlarıyla. Rakısını içerdi güzel mezelerle. En sona kaşık marulların ortasındaki limon suyuna bir duble votka getirirlerdi o istemeden. Bana bir yudum tattırırdı. (Hayat boyu içtiğim en güzel içkilerden biriydi gerçekten) Sonra hesabı öder giderdi.

Restoran anım budur. Ama biz doktor kontenjanından olduğumuz için protokol giriş kartımız da vardı. Doğan eniştem de protokol üyesiydi tabi ki. Onunla karşılaştığımız zamanlarda bir endişelenirdi çünkü kaç kere “at yarışı oynamayacağını” teyzeme söz vermiş olduğunu bilmem mümkün değildi. İspiyoncu olmadığımı anladıkça daha bir yakınlaştık. O da beni anneme ispiyonlamıyordu. İyi adamdı gerçekten.

Bir akşam teyzem bir aile toplantısı düzenledi. Bir Salı akşamıydı.  O zamanlar büyük aile toplantıları düzenlenirdi. Çok içilirse genellikle akşamın ilerleyen saatlerinde bir kavga çıkar (sebep ya siyaset ya da din olurdu.) gece tatsız biterdi. Eğer aile toplantısında kavga çıkmazsa, eve götüren taksi şoförü ile kavga çıkartılırdı. Gecenin en haklı kavgası da bu olurdu. Oha yani 3 kilometreye 50 lira mı olurmuş. Taksi şoförü de haklı aslında. “Bu kadar içip gecenin bir yarısı eve gitmeye kalkmayacaksın yani”

Fakat o gece, Doğan eniştem bana bir göz kırpıp balkona çağırdı beni. “Acayip bir tüyo aldım.” dedi. “Yarın birinci yarış Haruniyekızı, ikinci yarış Halepgüzeli. Hem ikili oyna hem çifte” dedi. Sonra teyzem eniştemi çağırdığından konuşamadık. Gece de öyle curcuna içinde geçip gitti.

Ertesi günü hipodroma gittim. İlk iki yarışta B ve C grubu Arap atları yarışları. En fazla hile hurda bu gruplarda olur. A grubu Arap atları ve İngiliz at yarışlarında o zamanlar hile hurda olmuyordu. Haruniyekızının ve Halepgüzelinin derecelerine baktım, B ve C grubu Arap atı diye değerlendiriliyorlar ama  daha önceki yarışlarında hiç ilk dörde girememişler. Bir bahis 10 lira  ve benim haftalık harçlığım 50 lira. Altılı falan oynamayacağıma göre altı yarışa en fazla 5 bilet oynayabilirim. Arkadaşın Can’ı bekledim danışmak için. O gecikince çifteyi oynadım. Birinci ayak Haruniyekızı ikinci ayak Halepgüzeli. Ben bileti aldım Can geldi. Bir fırça kaydı ki bana. Haruniyekızı ve Halepgüzeli at kategorisinden değil eşek kategorisinden katılıyorlarmış ta Doğan eniştemin tüyolarından bir bok çıksaymış bu güne kadar zengin olmamız lazımmış ta…. İkili oynamam mümkün değildi artık. Haruniyekızının arkasına favoriyi ekleyip bir de ikili oynamaya niyetliydim oysa.

Oynamadım.

İlk yarış koşuldu. C grubu Araplar. Haruniyekızı 1 boyla kazandı. İkinci olan at favori olandı. Jokeyinin çektiği gem ağzından kan getirtmişti. İkili bire ellidört verdi. Bu benim Can’a kanıp almadığım biletti. On lirama beşyüzkırkdört lira alamadım yani. Can’ın benim yüzüme bakamayışını unutamam. İşin komik tarafı ikinci yarışı Halepgüzelinin kazanması oldu. Benim aldığım çifte bire 14 vermişti On lirama 140 lira kazanmıştım. Her şeye rağmen çok sevinmiştim. Doğan eniştem geldi aklıma, koşa koşa protokol tribününe gittim. Doğan eniştem en arkada kapkara bir suratla oturuyordu. Çocukluk işte, gittim sarıldım. “Paranın dibine vurdun enişte” dedim.

İtti beni… “Beş kuruş yoktu cebimde Fatih, oynayamadım.” Dedi. Yürüdü gitti. Diyemedim ki. “Benim kırk liram vardı ama ben de oynayamadım arkadaşım yüzünden.”

Hikayenin ana fikri…

Kumar oynamayın!

E-kitap değil, Kitap okuma uygulaması

E-kitap yıllardır ilgimi çeken bir konu. İlk e- kitap 1971 yılında yaratılmış. Amerika bağımsızlık bildirgesi dijital olarak kayda alınmış. Ticari açıdan ilk denemeler ise 1998 yılında. CD-ROM da satılan ilk e- kitap Micheal Crichton’un Jurassic Park kitabı. Sonra 2004 yılında Sony ilk e-kitap okuyucusunu piyasaya sürmüş ama işin ciddiyete binmesi 2007 yılında Amazon’un Kindle’ı piyasaya sürmesi ile gerçekleşti.

İşin doğrusu, Çok sevinmiştim haberim olduğunda. Büyük hayal kırıklığına uğradım. Kitap fiyatları ucuzlayacak sanmıştım. Kağıt ve mürekkep masrafı sıfır olan bir kitaptı e-kitap. Yayıncılar hiç aldırmadı bu tasarrufa. 12 yıl geçmesine rağmen özellikle çok satan kitapların e-kitap sürümleri ya gerçek kitapla aynı fiyata satılıyor, ya da daha pahalılar.

Bazen düşündüğümde hak veriyorum yayıncılara ya da yazarlara. E-kitabı aldığınızda, kitabın bir kopyasını bilgisayarınıza ya da telefonunuza indiriyorsunuz. İndiren kişiler genellikle kitabı indirdikleri anda, Yandex ya da Google diskte paylaşıyorlar. Facebook’ta bu kitapları paylaşan onlarca sayfa var. Siz bir e- kitap satıyorsunuz, o kitaba onbinler bedavaya erişebiliyor. Yayınevi ve yazar açısından çok büyük satış kaybı.

Daha iyi bir çözüm olmalı diye epey kafa patlattım. Öte yandan kitabı satın alanın kitap satın almanın keyfini yaşaması lazımdı. Gerçi kağıt kokusunu cep telefonlarından iletmeyi henüz bilmiyoruz ama ne biliyim yakın bir tecrübe olmalıydı.

Bulduğum çözümün detaylarını paylaşmak istiyorum. Kitabı okumak için Google Play den uygulamayı ücretsiz indiriyorsunuz. Size e-posta adresiniz soruluyor ve kitabın (yayınevinin izin verdiği) ilk bölümlerini ücretsiz okuyorsunuz. Beğenirseniz, kitabı Google Play’den satın alıyorsunuz ve ödediğiniz fiyat kitabın satış fiyatından çok düşük. Beğenmezseniz uygulamayı cep telefonundan kaldırıyorsunuz.

Diyelim ki kitabı okudunuz ve daha sonra cep telefonunuzdan kaldırdınız. Ya da telefon değiştirdiniz. 2 sene sonra kitabı bir daha okumak istediniz. Uygulamayı indirmeniz ve e-posta adresinizi girmeniz yeterli. Sistem sizi hatırlıyor ve tekrar okuyabiliyorsunuz. Diyelim ki, kitabı beğendiniz ve eşinizin ya da bir arkadaşınızın da okumasını istiyorsunuz. Gerçek bir kitap olsa ne yaparsınız? Kitabı ödünç verirsiniz değil mi? Bu uygulamada da aynen öyle. Ödünç verme fonksiyonu aynen böyle. Kitabı ödünç verdiğiniz zaman sizin e-posta adresinizle eşiniz ya da arkadaşınız kitabı okuyabiliyor. Kitabı geri alabilmeniz için kitabı ödünç verdiğiniz kişinin kitabı tekrar ödünç vermesi gerekiyor. Yapmazsa? O zaman gerçek hayatta olduğu gibi kitap geri gelmiyor. Şahsen benim başıma çok geldi. 😊

İşin en hoş tarafı, yayınladığımız ilk kitabın, sevgilimin yazdığı “Yanında Olsaydım” kitabının olması. Sevgilim düşlerinde küçük bir çocuk olan Hasan’la birlikte Mustafa Kemal Atatürk’ün yanı başında tüm kurtuluş mücadelemizi yaşıyor bu kitapta. Amasya’dan Sivas’a, Dumlupınar’dan devrimlerimize bir yolculuk yaşatıyor okuruna.

Bu işin gerçekleşmesinde çok büyük katkısı olan sevgili Faruk Gözübüyük ve Atayurt Yayınevi çalışanlarına binlerce teşekkürler. Onlar izin vermese ve yardım etmese bu proje asla olmazdı.

Uygulamaya https://play.google.com/store/apps/details?id=com.YanindaOlsaydim adresinden ulaşabilirsiniz.

Ya da cebinizden “Yanında olsaydım” diye arata bilirsiniz.

Hem uygulama hem de kitap hakkında eleştirileriniz ve fikirlerinizi hevesle bekliyoruz.

Votka yapmak gerekli midir?

Votka 14. Yüzyılda keşfedilen bir içki. Anavatanının Polonya olduğuna inanılıyor ancak Günümüzde Rusya ile özdeşleşmiş bir içki. Yaptığım diğer içkilerle kıyaslandığında en kişiliksiz içki olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Viski türleri (scotch, bourbon ve Canadian) tahıl kökenli. Rakı, brandy, konyak meyve ve şeker kökenli içkiler. Cin ise tahıl kökenli bir içki ancak bence şekerden yapmanız da son derece kabul edilebilir sonuçlar veriyor ama cin lezzeti konusunda hassas olan arkadaşlar sizi lanetleyebilir… Votka ise her şeyden yapılabiliyor. Patatesten bile yapılabiliyor. Tek damıtma da olabiliyor, 2-3 damıtma da yapılabiliyor. Temel olarak tatsız, kokusuz 45 derece alkol içeren her içki votka olarak kabul ediliyor. Peki bu kadar tatsız bir içki neden bu kadar çok üretiliyor ve tüketiliyor? Bunun iki sebebi olduğunu düşünüyorum.

Sebeplerden birincisi votkanın tam bir kokteyl içkisi olması. Votka kişiliksiz olduğu için içine ne koyarsanız onun kişiliğini yansıtıyor. İçine portakal suyu koyun, portakal tadı etkin oluyor. Rakıya portakal suyu koyarsanız pek içilebilir bir kokteyl olmaz yani. Ananas suyu koyun ananaslı bir içecek oluyor. İkinci sebep ise votkanın tam bir alkolik içkisi olması. Gündüz içki içme adetiniz varsa, rakı içip bir yere giderseniz leş gibi rakı kokarsınız. Aynı sıkıntı viski içtiğiniz zaman da yaşanır. Oysa votka içtiğinizi anlamak zordur. Onun için alkoliklerin kamuflaj içkisidir votka.

O zaman niye votka yapıyorum diye sorarsanız, (tarifi görünce anlayacaksanız) ben votka yapmıyorum. Votka benzeri bir içecek yapıyorum. Adına Fatihotka denirse çok mutlu olurum. 😊

Turşunun hazırlanması aynı. 135 gr salça, 3,2 kg şeker ve 50 gr. kuru maya. Merak edenler http://birkargomasali.com/baslangic/ yazısını okuyabilir. Sonra ilk damıtmayı yapıyoruz. Bu damıtma rakı ilk damıtmasından farklı. Aynı cin damıtması gibi. Head ve Tail alımını ilk damıtmada yapmalıyız. Çünkü ikinci damıtmada head ve tail alırsak, fatihotka tatsız tuzsuz olur.

Peki fatihotkanın tadı nereden gelecek?

King mandalina diye bir mandalinamız var belki bilirsiniz. Çok çekirdekli ve küçücük bir mandalina türüdür. Çekirdekleri sebebiyle yemesi hep sıkıntılıdır. Ancak inanılmaz bir aroması vardır. 2 kg mandalina alın. Bir sabah kahvaltısında suyunu sıkıp afiyetle için, içirin. Harika bir içecek olur. Sakın kalan kabukları atmayın.  Kabukları şeker ilavesiyle bir mutfak robotunda parçalayın. Hemen kullanmayacaksanız, bir kilitli poşete koyup buzlukta dondurabilirsiniz. Ne yazık ki king mandalinanın mevsimi kısadır. Yıl boyunca fatihotka yapmak ve içmek istiyorsanız bir miktar stoğa koymanızda fayda var. Aksi takdirde Aralık ayında yaptığınız fatihotka Mayıs ayında biterse, yenisini içmek için Aralık ayına kadar beklemek zorunda kalırsınız.

Bu karışımı ilk damıtmanın sonucuna ekleyerek bir gece bekletin ki, mandalinaların yağları alkolün içine sinsin. İkinci damıtmayı alkolmetreniz 60 dereceye düşünce bitirin.

Votka genel olarak yıllandırma istemez. Hemen içebilirsiniz. Ancak fatihotka ne kadar bekletilirse o kadar ballanır. İçine sadece buz katarak içerseniz her yudumda king mandalinanın o tatlı aromasını keyifle yudumlayabilirsiniz. Kokteylde kullanmak isterseniz, turunçgil sularıyla kullanın.

King mandalina bulamazsanız, portakal ve diğer mandalina türlerini de kullanabilirsiniz. Fatihotka kadar nefis olmayabilir ama idare eder.

Bu arada evde içki yapmanın en güzel tarafı kendi içkilerinizi icat edebilmektir. Ben mesela mandalina yerine şeftali suyu koyarak bir deneme yaptım. Hiç güzel olmadı. Ancak çeşitli karışımları deneyerek farklı aromalarda votka yapabilirsiniz. Güzel bir içki bulursanız bana da haber verin lütfen.

Afiyet olsun. 😊

En İyi Cin Formülü

Cin Hollanda’lı bir üniversite profesörün icat ettiği bir içki. İcat edilmesinin sebebi, İpek yolu ile uzak doğuya giden tüccar ve seyyahların orta doğudan sonra yedikleri yiyeceklerin midelerini çok etkilemesi ve mide hastalıklarından çok can kaybı yaşamaları. Yani bir ilaç olarak tasarlanmış. Ben de ilaç niyetine içerim cini zaten 😊

İyi yapılırsa sek te içilir, sadece buzla da içilir. Cin tonik Hollanda’lı tüccarların icadı. İçinde kinin bulunan tonikle karıştırıyorlar ki, hem mide hastalıklarından korunsunlar, hem de kinin sayesinde sıtmadan korunsunlar. Benim fikrime göre cin kokteyllerde kullanılmayacak kadar lezzetli bir içkidir. Bana göre en güzel şekli bir viski kadehinde sadece buzla hazırlanmalı ve kadehin kenarını portakal kabuğu ile (yağı iyice çıkacak şekilde) silmeli.

Neyse, tarife gelelim. Turşunun (Maişe) hazırlanışı aynen rakı gibi. 19 lt damacananın içine 3,2 kg şeker, 135 gr salça ve 50 gr kuru maya. Bir hafta mayalandıktan sonra ilk damıtmaya alıyoruz. İlk damıtma rakının damıtılmasından azıcık farklı. Biliyorsunuz, rakı yaparken ilk damıtmada ilk 50 ml yi alıp atıyorduk. Bu sefer onunla uğraşmıyoruz. Metil alkol mü içeceğiz diye endişelenmeyin. Çünkü ilk damıtmada head dediğimiz akşamdan kalma olayına sebep olan ilk 200 ml alıp ayıracağız. Bunu da ileride diğer ilk damıtmalarda kullanabiliriz. Niye head’i ikinci damıtmada almıyoruz diye sorarsanız, cevabı cinin lezzetinde gizli. Çünkü kullanacağımız baharatların yağları çok düşük ve çok yüksek sıcaklıklarda buharlaşıyor ve cine lezzetini bu yağlar veriyor. Onun için cinin ikinci damıtmasında head ve tail alınmaz. Head ve taili ilk damıtmada alırız. Burası çokomelli, bu uyarıya aldırmazsanız cininiz lezzetsiz olur.

Gelelim baharat kattığımız ikinci damıtmaya. Cinin olmazsa olmaz iki baharatı vardır. Ardıç tohumu ve kişniş. İlaç etkisini yaratan da bu iki baharattır zaten. Elde edeceğiniz her litre cin için temel olarak 20 gr ardıç tohumu ve 10 gr kişniş kullanılması gerekiyor. Hollanda üretimi cinleri seviyorsanız bu formül uygun. Yok İngiliz cinlerini seviyorsanız, kişniş miktarını azaltın. 20 gr ardıç tohumu, 3 gr kişnişe kadar inebilirsiniz. Bunun dışında kullanacağınız baharatlar sizin zevkinize kalmış. 1-2 gr tarçın koyanlar çok ama ben tarçın tadını sevmiyorum. 2-3 gr kakule 1-2 gr yıldız anason kullanabilirsiniz. Benim en sevdiğim baharat limon kabuğu rendesi ve portakal kabuğu rendesi.

Özetlersek, 1 damacana turşudan 3,5 lt cin elde edeceksek hazırlamamız gereken baharat karışımı şu şekilde oluyor:

70 gr ardıç tohumu (Her biri çekiç yardımıyla çatlatılacak)

35 gr kişniş (Mümkün olduğu kadar ezilecek, ne kadar zor olduğunu ezerken anlayacaksınız. İngilizler kişniş miktarını bu sebeple azaltmış olabilirler. 🙂

10 gr limon-portakal kabuğu rendesi (limonun beyazı karışmasın diyorlar, ben pek farkını görmedim)

İsteğe göre kakule, yıldız anason, tarçın kabuğu. Hepsi de 2-3 gr.

İlk damıtmadan elde ettiğimiz alkolün içine bu karışımı ekleyip bir gece bekletiyoruz. Sonra ikinci damıtma. 40-42 derece olması için kaynak suyu ile seyreltiyoruz.

Kural en az üç hafta beklettikten sonra keyifle içmek. Ama o kadar kimse bekleyemiyor. 😊

Ben her yaptığım içkiden bir litre ayırıp gözümün önünden kaldırıyorum. 1 yıl sonra bulunca keyifle içiyorum. İnanın bambaşka bir lezzete sahip oluyorlar.

Herkese çok güzel içkiler içecek sabır diliyorum. Afiyet, şeker olsun.

Melek Yatırımcı vs Şeytan Yatırımcı

Kapgel.com un analizini yazdığımda, getir.com un analizini de yazacağımı söylemiştim ama olmadı. İşler yoğundu bahanesinin arkasına sığınmak istemiyorum. İki kere başladım ama yazıyı bitirip okuyunca tam derdimi anlatamadığımı gözledim. Üçüncü kere başlayayım o zaman.

Bu arada bir İspanyol firması olan glovo’da Türkiye pazarına girdi. Temel olarak aynı işi yapıyorlar.

Hadi o zaman azıcık tarihçe ve kurucu analizi yapalım. Kurucuların profili acayip benziyor.  İki firmada 2015 yılında kurulmuşlar. Glovo’nun şu an itibarı ile Türkiye dahil 24 ülkede faaliyeti var. İnanmayacaksınız belki ama şu ana kadar 150 milyon Euro yatırım elde etmişler. Bu yatırımla İspanya dışında 23 ülkede start-up gerçekleştirmişler. İstanbul’da başarılı olacaklar mı? Bence olamayacaklar.

Getir.com başarılı oldu mu? Bir sürü ödül aldı, eminim bir sürü yatırımcıdan (glovo kadar olmasa da) bir sürü yatırım aldılar. Kurucu ortak Nazım Salur Mart 2016 da (kuruluştan 7 ay sonra) yapılan bir söyleşide 2017’den önce 3 ülkeye açılacaklarını söylemiş. (San Francisco, Dubai ve Londra) İşin gerçeğine bakılırsa 2019 itibarı ile henüz Ankara’ya bile açılamadılar. Bu sebeple başarılı olduklarını söyleyemiyorum. Peki ama neden? Bu kadar reklam harcaması, bu kadar araç ve insan yatırımı, bu kadar teknoloji…

Her zamanki gibi rakamlar her şeyi açıklayacak. Önce Sn. Nazım Salur’un yaptığı söyleşide verdiği rakamlara bakalım. Verdiği rakamlar şunlar. Hafta içi günde 2 bin hafta sonu 3 bin teslimat yapılıyor. Merkez ofiste 80 personel var, 50 araç, 100 motosiklet ve 50 yaya kurye olduğunu söylüyor. Toplam personel sayısı 500 olmuş. (Ben 280 kişi saydım, diğer 220 kişinin nerede çalıştığını çözemedim. Şube yöneticisi, şube sekreteri, çaycı falan olsa olsa 50 kişi olur. Onun için kalanları hesaba dahil etmeyeceğim.)

Bilgiler doğruysa ayda yaklaşık 65.000 teslimat yapılıyor. Her birinden 5 TL teslimat ücreti alınsa, teslimat cirosu aylık 325.000 TL olur. Her teslimatta 25-30 TL ciro yapıldığını söylüyor Sn. Nazım Salur. Her satıştan %20 kazanılsa, 390.000 TL de oradan para kazanılır. (Bu arada net %20 kar çok kolay bir iş değil, onu da belirtmem lazım) Aylık ciro oldu mu 715.000 TL. O zaman masraflara bakalım şimdi.

80 ofis personeli: 320.000 TL

250 saha personeli: 875.000 TL

Depo kiraları, akaryakıt, trafik cezaları, kırtasiye ve bunun gibi bir sürü gider olmadan aylık yaklaşık yarım milyon zarar ediyor Nazım Salur’un verdiği rakamlarla. Amortisman ve finansman giderlerini dahil etmedim dikkat ettiyseniz. Bu arada televizyon reklamları da bedavaya yapılıyor varsaydım.

Bir haber daha var. Ocak 2018 tarihli. Getir’in cirosu yıllık 100 milyon lirayı aştı diye. Araç sayısı 200 ü aşmış, motosiklet sayısı 400 ü aşmış. Yaya kurye sayısı yok (ki çok anlamlı, doğruyu bulmuşlar kendi modelleri içinde.) Dağıtım merkezi sayısı 62 olmuş. Merkez personeli söylenmiyor. Burada bahsedilen ciro dağıtım cirosu+ satış cirosu. Onu da göz önünde bulundurun lütfen. Merkez personeli gene 80 olsa bile aylık personel maliyeti olmuş 3 milyon TL. 62 dağıtım merkezi kiraları ve sabit giderleri 500.000 TL civarında olur. 600 araç amortismanı ve finansman giderleri en az 500.000 TL tutmaz mı? Her araç günde ortalama 50 km yapsa, 100 km de 6 lt yaksalar 300-400 bin aylık akaryakıt gideri olur. Buna ilave olarak finansman, yönetim ve pazarlama giderlerini aylık bir milyon olarak ekleyelim. Toplam yıllık gider 65 milyon TL olur. 100 milyon toplam cirodan ne kadar kar edebilirsiniz? Sonunda alıp sattığınız su, cips çikolata. Yemek işine girdiler bu yılın başında. Hayırlısı olsun diyorum ve hesap yapmayı reddediyorum.

Söylemek istediğim şey, melek yatırımcı denilen kişiler ve onların danışmanları bu hesaplamaları yapmıyorlarsa ne yapıyorlar? Bildikleri “Lojistik” istikbali olan bir sektör. Bilmedikleri, İstanbul’da “dağıtım” yapmak. Artık melek yatırımcıları emekli etmeli ve şeytan yatırımcılara şans tanımak lazım diye düşünüyorum.

kapgel.com

Öncelikle bir özür boçluyum. Yarın demiştim ama o kadar çok iş girdi ki araya..

Kapgel ile başlayalım yapılabilirlik analizine…

Motor kurye kullanmaya karar verilmiş. Bunun için yapılması gereken şey İstanbul’u Bölgelere ayırmak. Her bölgede belirli sayıda kuryenizin olması lazım. İstanbul bu açıdan bence 50-60 bölgede halledilebilir bir şehir. Analizimizi bir bölgede yapalım, çünkü uygulamamız bu modeli çalıştırmaya uygun. Yani verimsiz bir bölgeyi “çat” diye kapatabilirsiniz. O bölgedeki bir kullanıcınız, uygulamayı açtığında, “Size yakın bir kurye bulunmamaktadır” mesajıyla karşılaşır ve kaderine küser. (Yatırımcı için iyi bir özellik olabilir ama yatırım için çok kötü puan!)

Neyse, analize devam edelim. Bir bölgeyi 2 ya da 4 motor kurye ile yapmaya karar verdiniz. 2 kurye kullanalım. Bölgeyi kuzey-güney olarak bölelim. Kullanıcınız uygulamayı açtığında kendisine yakın kuryeyi gördü ve siparişini verdi. Siparişin kaç paralık bir sipariş olduğunun önemi yok. Kuryeniz ürünü satan dükkâna gitti, parasını ödeyip siparişi aldı ve müşterinize götürdü. Siz de 5 TL hizmet bedeli tahsil etti. Dükkândan aldığı fişi de müşterinize teslim etti. Siz, ciro hanenize 5 TL yazdınız. Bu 5 TL nin iş akışına bakmak lazım değil mi? Bakalım o zaman…

Bu kurye bir günde kaç teslimat yapabilir? Bu modelde kuryenin her bir sipariş için 20-50 dakika harcaması gerekir. Detaylı inceleyelim mi?

Sipariş mesajı geldi, okudu anladı. 2 dakika. Gitti siparişi verdi. 7 dakika diyelim mi? Aldı, size getirdi 30 dakika…  30 dakikadan önce yapabileceğine inananlar yakında kuracağım “Wishfull Thinking” derneğine üye olsunlar.

8 saatlik bir çalışma diliminde bir kurye %100 verimle İstanbul’da 10 ila 24 teslimat yapabilir. Yani günlük cirosu 50 ila 120 lira arası olabilir. 10 ila 24 dememin sebebi İstanbul’un coğrafi yapısı. Kadıköy’de, elinizde yeterli adres varsa 50 teslimat bile yapabilirsiniz. Ama Çekmeköy’de durum değişir. Bir siteye girebilmeniz bile 10 dakika sürer.

Bu %100 verimle mümkün olabilir. Ne yazık ki gerçek hayatta %100 verim mümkün değil. Müşterilerden günde 24 sipariş alsanız bile bu siparişler hep üst üste gelirler. O sırada kuryeniz bir dükkânda diğer müşterinin siparişinin hazırlanmasını bekliyor olur.

Gerçekçi olmak gerekirse bir kurye bu sistemde en fazla 15 teslimat yapabilir. Yani günlük ciro 75 lira. Aylık ciro ise 2.250 TL. Motor kurye maliyeti… en az 2.500 TL. Battınız yani. Bu hesabı firmanın lojistik yetkilisine anlattığımızda, “2 yıllık zarara dayanmayı göze aldık.” demişti. Bir kuryenin bir seferde birden fazla teslimat yapabileceğine inanıyordu. Yani, bir kurye 4 siparişi aynı anda alacak, 40-50 dakikada 4 teslimat birden yapabilecekti. Olur mu, siz karar verin. Ben bu işin olurunu göremedim ne yazık ki… Meleklerin yatırım yaptığı bir iş oldu.

Şimdi gelelim getir.com’a. Analizi daha zor bir senaryo. Her hizmetten 5 TL alıyorsunuz. Ayrıca sattığınız her üründen belirli bir yüzde kar ediyorsunuz. Bazı ürünlerde %5 bazı ürünlerde %50 olabilir bu marj. Ancak (benim hiç sevmediğim) stok maliyeti işin içine karışıyor. Stok tutmak zorunda olmak beni çok geriyor. Depo hırsızlığı uzmanlığım! Yanlış anlamayın lütfen “Depo yönetim Yazılımı” yazıyorum ondan…

Üstüne üstlük, (gene sevmediğim) yatırım faktörü var. Kapgel örneğinde motor kurye kiralanıyordu. Yani yatırım maliyeti sıfırdı.

Getir örneğinde ise araç yatırımı ve sürücü çalıştırma seçilmiş gibi göründü gözüme. Analiz azıcık daha karmaşık olacak hazır olun. O da bir sonraki yazı! 😊 (Yarın demeye korkuyorum…)

İyi fikir o kadar iyi mi?

getir.com vs kapgel.com için bir kıyaslama yazısı…

Bazı yazıları yazmak çok zor oluyor. Birisi alınır diye dertleniyorum bazen, diğeri kızar da bana saydırır diye istemiyorum çoğu kez. “Doğruları söylemek lazım!” diyen büyüğümü dinlemek zorundayım.

Bu yazı(lar) üç yıldır aklımda. Yazmadım, yazamadım. Yaşlandıkça insan, zarar vermekten korkuyor. Kimseleri kararından döndürmek değil benim için zarar. Biliyorum ki, insanlar yanlış yaparak öğrenir. Korkum birisinin tekerleğine çomak sokan birisi olarak görülmek… Yanlıştan döndürmek asıl benim amacım. 3 yıl önce yazsaydım bu yazıyı… Neyse, boş konuşmak benim işim olmadı hiçbir zaman…

İki fikir var önümüze gelen. İkisini kıyaslayıp, hangisinin daha çok kazançlı olacağını analiz edelim.  İki fikir de bir ihtiyacı karşılayıp para kazanmak istiyor.

İhtiyaca bakalım…

“Bir paket cips, bir şişe de kola olsa… Markete gidip alabilirim, ama bir uygulama olsa, ben uygulamadan sipariş versem, bana getirseler, onlara da bu hizmetin bedelini ödesem.”

Böyle düşünen kimse var mı? Vardır illa ki.

Bu ihtiyacı gidermek için iki girişim başlatıldı 3-5 yıl önce.

Hadi isim verelim… Birisi http://www.getir.com, diğeri http:// www.kapgel.com. İkisinin de verdiği hizmet aynı. Bir ihtiyacınız var. Bu bir damacana su olabilir. Bir gofret olabilir. Veya başka bir şey. Siz bir uygulamayı indiriyorsunuz. Üye olduğunuzda bir ödeme platformu tanımlıyorsunuz. Bu platform genellikle “kredi kartı” oluyor ama sanal kart da olabilir, nakit ödeme kartı da olabilir, ki zaten bu arkadaşlar dolandırıcı değiller. Uygulamadan sipariş verdiğinizde, sipariş verdiğiniz ürünlerin bedeli kartınızdan tahsil ediliyor ve ilave olarak bir hizmet bedeli de sizden alınıyor. Bu hizmet bedeli de 4-5 TL gibi çok cüzi bir miktar. Ödenir mi bu hizmet bedeli? Tabi ki ödenir. Ödemeyecek olanlar uygulamayı indirmesin zaten!

İki fikir, iki ayrı uygulama başlatıyor adlarına uygun olarak.

Getir.com bir ürün yelpazesi oluşturuyor. Bu ürün yelpazesi, içme suyundan, deterjanlara, dondurmadan cipslere, kolalara kadar, kendi satın alıp, sattığı ürünlerden oluşuyor. Akıllı görünen bu stratejinin püf noktası, satacağı her üründe kazanılan hizmet bedeline ek olarak sattığı her üründen belirli bir yüzde kazanması. Yani, bir teslimat yaptığında kazanacağı 5 liraya ek olarak, (100 liralık ürün teslim ettiyse) %10 dan 10 lira daha kazanması. Tabi ki, her tatlı kazancın, acı bir bedeli vardır. Bu 10 lirayı kazanmak için stok tutmanız gerekir. Stok tutmak, finansman gideri yaratır. Doğal hırsızlar yaratır.

Buna karşılık, kapgel.com, daha farklı bir yaklaşımı benimsedi. Her şeyi satıyorlardı. Stok tutmuyorlardı. Pratik olarak, onların listesinde olan her şeyi sipariş verebiliyordunuz. Listelerine bir gün X marka parfüm alıyorlardı. Siz sipariş verdiğinizde kuryeleri o parfümü istediğiniz dükkândan alıp size getiriyordu. Bu hizmetin karşılığında siz sadece hizmet bedelini (ki o da 4-5 lira) ödüyordunuz.

Açıkçası, fikirler iyiydi. Ama sonuçları nasıl olacaktı öngöremiyordum. O zamanlar bunun rakamsal analizini yapmıştım. İki fikir de batar sonucuna varmıştım. Ancak Getir.com bir ödül kazandı (Yılın girişimi falan gibi) kapgel.com un fikir babası kendini öldürdü. Benim de tadım kaçtı açıkçası… Yazmadım, yazamadım.

 Yarın iki fikrin yapılabilirlik analizini yazacağım.

Rakı ve Anason

Anasonsuz rakı olur mu? Olmaz elbette.  Ama rakıyı yaparken ne kadar anason kullanılacağı çok önemli. Özellikle eczaneden etil alkol alıp rakı yapanlar merak ediyor bu sorunun cevabını. Bu günlerde ülkemizden VPN olmadan ulaşılamayan wikipedia’ya göre rakının içinde olması gereken anetol miktarı litre başına en az 800 miligram olmalı. Buna göre aktardan alacağınız anason yağının nasıl kullanılacağını hesaplayabiliriz. Bir litre etil alkol aldıysanız, buna 1,2 litre su ilave etmeniz gerekli. Sonuçta elde edeceğiniz rakı 2,2 litre olacak. Rakıyı elde etmek için bu karışıma ilave edilmesi gereken yağ miktarı 1,8 gram. Yaklaşık 2 damla diyebilirim. Dikkat edilmesi gereken şey ilave ettiğiniz maddenin anason yağı olması. Aktarlarda çoğunlukla anason “aroma”sı satılıyor. Bu kimyasal bir madde olduğu için beyazlaması mümkün değil. Sadece anason kokusu veriyor. Bu işlemi yapmaya kararlı iseniz, kullanacağınız maddenin anason yağı olduğundan emin olun. Ben gene de bu tür bir rakı yapıp içmeyi kimseye tavsiye etmiyorum.

Anetol dediğimiz uçucu yağ, anason bitkisinin tohumundan elde ediliyor. Bu yağı elde etmek için bir tesis kuramayacağımıza göre, atalarımızın kullandığı yöntemi kullanacağız tabi ki. Anason yağı alkolün içerisinde çözünebiliyor. O zaman yapılacak şey anason tohumlarını mümkün olduğunca parçalamak ve ilk damıtma sonucunda elde ettiğimiz alkol içinde bir gece bekletmek. Ancak bu konuda çok farklı tecrübeler yaşadım. İlk denemelerimi bir aktardan aldığım anason tohumlarıyla yaptım. Bu günden 7-8 yıl önce aktarlarda anason tohumunun kg fiyatı 20 TL ila 50 TL arasında değişiyordu. Birkaç satır sonra evde yapılan rakının maliyetini anlatacağım. Anason bu maliyet kalemleri içinde önemli bir yer tutuyor. İlk rakı denemelerim başarılı olunca yaptığın rakının maliyetini azaltma çabasına girdim doğal olarak.

Tecrübelerime göre yapacağım her litre rakı için 75 gram anason tohumu kullanmam gerektiğini anlamıştım. İnternetten yaptığım araştırmaların sonucunda bir tohum firması buldum.   Orada anason tohumunun fiyatı 9 TL idi. Hemen 10 kg sipariş ettim. Süper ucuz rakı yapıyordum. Ancak bir aldığım partiden yaptığım rakı hiç beyazlamamaya başladı. Koyduğum miktarı arttırmaya başladım litre başına 150 grama kadar çıktım. Gene de istediğim kadar beyazlamıyordu. Tohum şirketine telefon açtım. Anason tohumunun ne kadar yağ içerdiğini ölçüp ölçmediklerini sordum. “Abi biz tohumun çimlenip çimlenmediğini testini yapıyoruz, onun dışında başka bir test yapmıyoruz.” dedi karşımdaki adam.  İthal tohumdu kullandığım. İster istemez aktarlara döndüm. Aktarlardan aldığım tohumlarda da aynı sıkıntıyı yaşadım.

Şimdi maliyetlere bakalım isterseniz. 1 litre rakı için maliyetlerimiz şöyle.

Şeker: yaklaşık 920 gr. Bugünkü fiyatlarla 3,65 TL

Anason: yaklaşık 60 gr. Bugünkü aktar fiyatlarıyla (50TL/kg) 3 TL

Enerji+su: yaklaşık 3,5 TL

İşçilik: Paha biçilmez. 😊

Yani 1 litre rakının maliyeti yaklaşık 10 TL.

Bu maliyeti acayip değiştiren bir tesadüf çıktı karşıma. İnternette gezinirken sahibinden. com sitesinde bir satış ilanı gördüm. Burdur’lu bir çiftçi anason tohumu satıyordu. Kilosu 25 TL idi. Ancak satış yöntemi çok itici geldi. İlanda yazılanlar sebebiyle (Memleketin en güzel anason tohumu bizim buralarda yetişmektedir.) ve de fiyat sebebiyle bir şansımı denemeye karar verdim. Önce ilanda verilen hesap numarasına bir eft yaptım. Sonra gene ilanda verilen cep telefonuna bir sms attım. 2 gün sonra anasonu denedim. O kadar yağlı bir tohumdu ki, litre başına 60 gr standardımı 45 grama kadar düşürdüm. Aldığım zamanki kg fiyatı 25 TL idi. Bugün baktım ki 30 TL olmuş. ☹ Bu pahalılıkta hakkıdır diye düşünüyorum. 30 TL anason fiyatı ile bugün anason maliyetim 3 TL yerine 1,35 TL ye düştü. Yani litresi 8,5 TL ye rakı içiyorum.

Ne diyeyim artık….

İlanın linkini paylaşıyorum, herkes bu fiyata rakı içebilsin diye…

https://www.sahibinden.com/ilan/ikinci-el-ve-sifir-alisveris-yiyecek-icecek-baharat-anason-tohumu-ureticiden-tuketiciye-201491351/detay

Yemek sektörü ve Lojistik

Kendime çok kızdım. Yemeksepeti.com dan çok sık olmasa da sipariş veririm. Gelen kuryeler genellikle bir magnet bırakırlar, ve cesaret edebilenler, “abi, telefonla sipariş ver, daha iyi olur” u telkin etmeye çalışırlar. Genellikle aldırmam, çünkü sitenin bana sunduğu rahatlığı telefonun karşısındaki, sipariş alan kişi hiçbir zaman sunamaz. (Bir istisnası Abooov kebap ve kurye Ömer. O ikna etti beni her nasılsa)

Ancak iki gün önce yaşadığım tecrübe beni komple değiştirdi. Fast food meraklısı değilim ama bazı tatları çok güzel bulurum. Bir tanesi “acılı whopper menü, extra soğan”dır. Diğeri “Kentucky Hot Wings.”  Herkesin bunu yapmaya hakkı olduğunu biliyorum. Sevgilim de sever acılı whopper.

“Ya, dışardan bir şeyler söyleyelim bu akşam, acılı whopper çekti canım.” dediğinde başladı benim curcunam.

Dertlendi sevgilim sonra, “Çok pahalılaşmış ama 26,50 TL olmuş” dedi.  Oysa ben iki gün önce eve dönerken bir kaçamak yapmış Burger King’e uğramış ve aynı menüyü 20,50 TL ye yemiştim. Yemeksepeti.com tiklagelsin.com sitelerinde whopper menü 26,50 TL oysa mağazaya gittiğinizde 20,50 TL.

Gözlerime inanamadım. Tabi ki gittim aldım.

Düşünebiliyor musunuz, 4 menü sipariş etseniz 24 lira fazla ödeyeceksiniz. Kentucky Fried Chicken ı kontrol ettim sonra, onlar Burger King kadar acımasız değiller. Yemeksepeti fiyatları menü başına sadece 1 TL pahalı.

Bir daha asla yemeksepetinden sipariş vermeyeceğim. Gidip kendim alırım.

Bu arada Buger King ve KFC ye daha çok kızdım. Bunun sebebi Fiyuu denilen şirket diye düşünüyorum.