Duygusal ya da komik hikayeler

Evde içki yapmak suç mu?

Evde içki yapmanın hukuki tarafına bakalım.

Evde içki yapıp içmek suç mudur?

Eylem, evde içki yapıp içmekse, kesinlikle suç değil. Yaptığınız içkiyi satmak suç. Polisler evinize geldi, evde içki yaptığınızı tespit ettiler. Sonuçta hakimler sizinle yakalanan içki miktarına bakıyorlar. Yargıtay’ın içtihatlarına göre evinizde bir yıllık içki bulunması normal bulunuyor. Her mahkeme kararında bu miktar hâkimin takdirine göre değişiyor. Kimi hâkim 500 lt. rakıyı normal buluyor, kimi hâkim 250 lt. şaraba mahkûmiyet veriyor.  Sonuçta verilen karar, eylem kabahat olduğu için genellikle para cezası.

Bu anlattıklarım evde kendi yapmış olduğunuz içkilerle yakalanmanız halinde geçerli.

Satarsanız, olay bambaşka hale dönüşüyor. Satmak kabahat değil, SUÇ! Vergi kanunlarını ihlal etmek, halk sağlığını tehdit etmek gibi pek çok suç işin içine giriyor.

Tavsiyem şu. Ne olursa olsun yaptığınız içkiyi satmayın. Bunu niye söylüyorum? İçkilerin marketteki fiyatları ile sizin maliyetinizi kıyaslayınca, ikisi arasında bir uçurum olduğunu göreceksiniz. Ben bu yazıyı yayınladığım sırada 1 lt. rakı maliyetim 9 TL nin altında. Marketlerde 1 lt. rakının fiyatı ise 120-150 TL civarında.

Aman şeytana uymayın. Cezası ağır olur.

İlk içtiğim içki

 

On üç yaşındayım. Yaz tatilinde çalışmaya karar verdim. Gazetede iş ilanlarına baktım, Grolier adında bir firmanın temsilciliği “İngilizce Öğrenme Seti” satacak satış elemanları arıyor. Adrese baktım, gazete kolumun altında 10 dakika sonra vardım adrese. Kapıyı çaldım, açan kız “Buyurun ne istiyorsunuz?” diye sordu. “İş başvurusunda bulunacağım” deyince kızı bir gülme aldı. Onun kahkahasına içerdeki herkes bana bakmaya geldi. Hepsi gülüyor on üç yaşında bir çocuğun bu işe başvurmasına. Patron da geldi doğal olarak. Onun gelmesiyle gülüşler azaldı. Adımı ve yaşımı sordu, içeri davet etti. Masasında sohbet etmeye başladık, ailemi, derslerin durumunu sordu. Sonra işi anlattı.

“Sattığımız set bir dil öğrenme seti. 14 ders kitabı, telaffuzun düzgün olması için 36 tane 45lik plak var. Bir de hediye olarak Webster sözlük veriyoruz. Setin toplam fiyatı 1200 TL. Bunu da 12 taksitle satıyoruz. Sattığın zaman 100 TL peşinat alıyorsun, 11 tane de senet imzalatıyorsun. Senet ne demek biliyorsun değil mi?”

Annemle babamın imzaladıklarından biliyordum tabi.

“Bunlardan satabileceğine inanıyor musun gerçekten?” diye sorunca hiç tereddütsüz cevapladım.

“Tabi ki!”

“Peki o zaman. Azıcık eğitimin bir zararı olmaz.” diyerek bana 2 saat boyunca satış tekniklerini anlattı. Telefonla randevu almanın önemini anlattı. Ürün hakkında çok detaylı bilgi verdi. İngilizce öğrenen bir insanın ufkunun ne kadar açılacağını o kadar güzel anlattı ki benim bile bir tane set almam gerektiğini düşündüm. Sene 1972. İngilizce bilen insan sayısı o kadar az ki.

Neyse, gideceğim kişilere seti gösterebilmem için bana bir numune set verdi. Karşılığında da 1.200 liralık bir senet imzalattı. Ben seti aldım, doğru eve gittim. Kafamda ayda 100 lira taksit ödeyebilecek tüm tanıdıkların listesi oluşmuştu.

Sonraki 2 hafta içinde 12 set sattım. Akraba, tanıdık herkese gittim. Garip biçimde hiç kimse bana “hayır” diyemiyordu. Şirkette o ayın rekortmen satıcısı olmuştum. Ama bütün akraba ve tanıdıklar bitmişti. Doğal olarak ta satış ta bitti. Patron şirkette bir tören düzenledi. Hakedişim olan 1.200 liraya ilave olarak 100 lira da ikramiye verdi.

O zamanlar günlük harçlığım iki buçuk liraydı, annemle babama parayı onlara vermeyi teklif ettim. “Hayır o para senin kazandığın para, istediğin gibi harcayabilirsin.” dediler.

İyi de neye harcayacağım parayı bilemiyorum. O zamanlar sinemalarda “İyi Kötü Çirkin” var, “Bir avuç dolar için” var. Kovboylar bara giriyorlar, “Barmen! Bir viski ver!” Barmen onlar minicik bir kadehte kahverengi bir içki veriyor, kovboylarda bir dikişte içip yüzlerini buruşturuyorlar. Ama mutlu oldukları kesin.

Hatırlayan var mıdır bilmiyorum. Atatürk bulvarı üzerinde Kızılay ile Sıhhıye’nin tam arasında Zafer Çarşısı diye bir çarşı vardı. O çarşının (karşıdan bakınca) sağ üst dükkanının tabelasında “Duty Free” yazıyordu. İşte orada “Black & White” viskisini gördüm. Etiketinde 80 Lira yazıyordu.

Yaşıtım, mahalle arkadaşım Tayfun’a fikrimi açtım. Bir şişe viski alacaktık. Paralar benden. “Ama annen de meze hazırlasın” dedim. “Tamam anneme bir sorayım” dedi. Ertesi gün annesinin izin verdiğini söyledi, mezeleri de hazırlayacakmış. Kadıncağızın bizim iki buçuk lira harçlıkla viski alabileceğimize ihtimal vermediğini anlayamadık. Benim de annemden izin almam gerektiğini anladım.

Kadıncağız beni duyunca önce bir karardı. Sonra beni karşısına oturttu. “Bak oğlum, ben izin vermesem de bunu yapacaksınız biliyorum.” dedi. “Senden bir şey rica ediyorum. Sakın evden dışarı çıkmayacaksın.” dedi. Söz verdim evden çıkmayacağıma.

Ertesi gün, öğlen vakti Tayfun koşa koşa eve gitti mezeleri almak için, ben de Zafer Çarşısına koştum viskiyi almak için.

Bizim evin kapısında buluştuk. Tayfun’un annesi meze olarak patlıcan salatası, içi biberlerle doldurulmuş yeşil zeytin ve sigara böreği hazırlamış. Onları tabaklara bir güzel yerleştirdik. İki çay bardağı çıkarttım. Viskiyi açtık, Tayfun bana dedi ki, “BARMEN! VİSKİ!” Ben doldurdum. İlk yudum acayip zor oldu tabi. Acı bir tat. Ama içmemek olmaz illa ki. Biz, on üç yaşında iki çocuk yarım saat içinde bir şişe viskiyi bitirdik.

Sonrası kopuk kopuk. Yüzümüzü yıkamamız gerektiğini düşünüp, musluğa birlikte hamle ettiğimizde musluğun yerinden kopuşunu hatırlıyorum mesela. Tayfun’un gittiğini hiç hatırlamıyorum. Eve yürüyemeyeceğine karar vermiş. Necati bey caddesinde, bir dolmuşa binmiş. Tabi leş gibi viski kokuyor. Ama onunla birlikte bıyıklı, sakallı, iri yarı bir adam binmiş. Sonra dolmuşa binen herkes adama pis pis bakıp söylenmiş. Kimse on üç yaşındaki çocuktan o kokuyu beklemiyor tabi.

Sonra annemin eve geldiğinde, başımı şefkatle okşadığını hatırlıyorum hayal meyal. Annem toplamış ortalığı.

Sonucu ne oldu?

Üniversiteye başlayıp, sınıf arkadaşlarıyla bir meyhaneye gidinceye kadar içki görmeye dayanamadım. 5 yıl boyunca bira bile içmedim. On sekiz yaşında meyhaneye giderken annem gene beni karşısına oturttu. Ve hiç unutmadığım o nasihati etti.

“Oğlum, ilk kez rakı içeceksin. Rakı öyle bir içkidir ki, ilk yudum hafif acı gelir. Sonraki yudumlar tatlıdır. Keyifle içilen bir içkidir. Ama, onca tatlı yudumların sonunda, bir yudum acı gelir. İşte o noktada dur oğlum. Sonraki yudumlar daha tatlıdır. Ama o noktada durmayı bilmezsen. Herkese rezil olursun. Bu lafım kulağına küpe olsun. Hiç aklından çıkartma.”

Annemin bu nasihatini hiç unutmadım. Dağıldığım da oldu elbet. Ama hepsi taammüdendi. Kendim karar vermediğim hiçbir anda acı yudumu geçmedim.

İçki hayatımızın iyi ya da kötü bir parçası. Vergiler de hayatımızın iyi ya da kötü bir parçası. İkisi bir araya gelince ister istemez insanın kendi içkisini kendisi yapması gerekiyor. Ama bir de kör olma korkusu yok mu?

7 yıl oldu ilk rakımı yapalı. Sonra cin yaptım, Çeşitli votkalar yaptım. Hep en büyük hayalim viski yapmaktı. Geçen aya kadar cesaret edememiştim. Onu da yapınca, bu bilgi ve tecrübemi paylaşmaya karar verdim.

Yolum açık olsun.

 

Psikolojik

Sene herhalde 1988. AK-AL Tekstilde çalışıyorum. 1 sene önce patrona yalvar yakar bir IBM Sistem-38 aldırmışız. Tüm üretim ve depo süreçlerimizi bilgisayara aktarmışız ve çok mutluyuz.

Nuran, endişeli bir yüzle odama girdi, “Fatih bey konsolda garip bir mesaj var, bakabilir misiniz?” dedi. Gittim mesaja baktım ve sırtımdan aşağı kaynar sular döküldü. Mesajın içeriği özetle “Sisteminizin hard diskinde problem var. Sisteminizin yedeğini alın ve bir IBM uzmanı çağırın.” anlamındaydı.

Bir sürü el kitabı var sistem 38’in. Hemen bir tanesini kaptım ve mesajın alt anlamlarını bulmaya çalıştım. O mesaj kodunun altında açıklama olarak aynı mesaj yazıyordu. Oysa pek çok hata mesajının altında başka açıklamalar da olurdu. Sistemi kapatıp açınca düzelebilir, ya da şu kartı söküp takın falan gibi başka öneriler olurdu. Bu mesajın altında başka hiçbir şey yazmıyor. İyi bir bilgisayarcı olduğum için sistemi bir kere kapatıp açtım tabi. Ama hiçbir şey değişmedi. Aynı hata mesajı gene konsolda patladı. Çaresiz IBM’i aradık. 3-4 gün sonra gelebileceklerini söyleyince ortalığı ayağa kaldırdık tabi. Sonuçta IBM ertesi günü en iyi uzmanlarını göndermeye razı oldu. 😊

Ertesi sabah elinde kocaman bir çantayla en iyi uzman geldi. İsmini hala çok net hatırlıyorum. İsmi yazınca neden hala hatırladığımı anlayacaksınız.

“Merhaba, ben Bilge Küçükkarakimselioğlu.” diye tanıttı kendini.

Soyadın heybeti karşısında “Ben de Fatih.” diyebildim.

Problemi dinledi, benim yaptığım gibi el kitabına baktı. “Allah Allah.” dedi aynen benim dediğim gibi. Sistemi kapattı açtı, değişen bir şey olmadığını görünce sistemi kapattı, disk bağlantısını söktü, tekrar bağladı… Gene aynı mesaj. Sonra sırayla çeşitli kartları söktü, taktı, söktü taktı. Hep aynı mesaj…

Bu çalışmaları 4-5 saat boyunca devam etti. Mesaj aslanlar gibi orada duruyor.

Bu çalışmalarının sonunda ceketini giydi, “Bana müsaade Fatih bey” dedi.

“Mesaj orada duruyor” diyebildim. “Dursun, sisteminizin hiçbir problemi yok” dedi

“Peki mesaj neden çıkıyor?” gibi mühendis sorumu sordum. Cevabını unutamıyorum.

“Psikolojik!” dedi. Donup kalmışım tabi. Devam etti.

“Şimdi mesela, başınız sürekli ağrıyor, doktora gidiyorsunuz, tahliller, röntgenler, çeşitli tahkikler. Bir şey bulamayınca ne diyor doktorlar? ‘Psikolojik’ Benim de teşhisim bu” dedi

İnanmayacaksınız ama, benim bildiğim kadarıyla o Sistem 38, 4 yıl boyunca o mesajı vererek çalışmaya devam etti. Daha sonra da devam etmiştir.

 

Deli Orhan

Hikâyeyi ben yaşamadım, ama anlatan o kadar güzel anlattı ki, yaşamış kadar oldum. O yüzden anlatanın anlattığı gibi ve yaşamış gibi anlatacağım.

Yalova’da AKAL Tekstil o zamanlar KARTOPU El Örgü yünlerini yapıyor. Ülkede acayip satıyor. Bütün kadınlar da kazak örmeye sarmış durumda. Bugün bile anlayabilmiş değilim kadınların niye iki tane şişi eline alıp örgü ördüğünü.

Ancak tüm kadınlar zombiler gibi kazak örüyordu. Kartopu markasına bir rakip yoktu ama ihracatta bir rakip vardı. Rakip bize çok yakın oturuyordu. Orhangazi’de Ormo, namı diğer Deli Orhan tüm dünyaya ihracat yapıyordu.

Tekstil fabrikalarında çok işçi çalışır. Bu işçilerin büyük bölümü kadındır. Tekstil her zaman zordur ve zor işleri kadınlar erkeklerden daha iyi yaparlar. Ama kadın kadındır, ve erkek te erkektir. O yüzden kadın işçileri tekstil fabrikalarında her zaman kadınlar işe alır. Kadın işçi işe alınacaksa bir kadın tarafından verilen karar, bir erkek tarafından verilen karadan daha doğrudur. Bizim karar vericimiz eğitim şefimiz Şenay hanımdı. Onun sayesinde Nuran’ı kazandım. En iyi çalışanlarımdan biriydi. Şenay hanımdan öğrendiklerim sayesinde, Gül katıldı bana. İş ile ilgili cinsiyetsiz düşünmeyi öğrendim.

Bizde tüm kadın işçileri Şenay hanım seçerken, deli Orhan tüm kadın işçileri şahsen kendisi işe alıyordu.

Kendisi niye böyle yaptığını açık yüreğiyle şöyle anlattı.

Bir detayı anlatmam lazım.

Kocaman bir odası vardı. Abartmadan anlatayım.

Oda 7 metre genişliğinde, 15 metre derinliğinde. İşe alınacak işçi 14 metre uzaktaki kapıdan giriyor. Deli Orhan, “Gel kızım” diyor, kızcağız bir 10 metre yürüyor masanı önüne yaklaşmak için. Adını soyadını soruyor, annesini babasını soruyor, kız dili döndüğünce cevaplıyor. Sonra odanın dibinde duran sehpada duran sigara ve çakmağını getirmesini istiyor kızdan. Kız doğal olarak sehpaya gidip deli Orhan’ın sigarasını ve çakmağını alıp getiriyor.

Deli Orhan kızın yürüyüşüne bakıyor. Eğer terliklerini sürüyüp yürüyorsa işe almıyor, rap rap yürüyorsa işe alıyor.

İlk düşündüğüm “Manyak bu herif!” oldu.

Fakat kaydetmişim tecrübesini…

Hikâyeyi kaydedeli 30 yıl oldu. 30 yıldır kadın işçilerin topuklarına bakıyorum. Terliklerini sürüyerek yürüyen kadın çalışanların performanslarından hiç memnun olmadım ve rap rap yürüyenler hiçbir zaman yüzümü yere baktırtmadı.

Ben de deli miyim?

 

 

 

Dayak Cenneten çıkmamıştır ama…

Ben hayatım boyunca babamdan iki kere dayak yedim. İkisi de bugün gibi aklımda.

Birincisinde 6-7 yaşındayım. Annem öğlen tatilinde çalışmak zorunda kalmış, babama rica etmiş, öğle yemeğini o gelip hazırlamış. Öğlen yemeğini ısıtmış, sofrada birlikte yiyoruz. Masada yemek yerken, ben ellerimi masaya dayayıp, sandalyemi arka ayakları üzerinde şaha kaldırıp ileri geri sallandırıyorum. Benim sandalyemin arkasında yanan gaz sobası var. Babam “Sallanma oğlum” dedi. Bir durdum, ama çocukluk işte. Sallanmaya devam ettim. Kaçınılmaz olan şey oldu. Ellerim masadan kurtuldu, sandalyemle birlikte sobanın üstüne düştüm. Soba, bacalar, her şey darmadağın oldu.

Ben çok korktum. Babam benden çok korktu. Gazyağı yanmaya devam etse, her şey bir anda alevler içinde kalabilirdi. Ama devrilen soba söndü. Ben direk yatak odama kaçtım. Babam sobanın yanmadığından emin olunca benim yanıma geldi. Öyle bir tokat vurdu ki, yere paralel halde yatağımın üstüne düştüm. Ayaklarım yastığımdaydı gerçi ama yatıyordum yatağımda. Ortalığı becerebildiğince toparladı, hiçbir şey konuşmadan işe gitti. Ben yattığım yerden kımıldayamadım 2-3 saat.

İkinci dayak ise 12 yaşında geldi. 9 yaşındayken, karşıdan karşıya geçerken çarpan bir araba yüzünden dalağım patlamıştı, ağır bir operasyonla alındı. 11 yaşında nefrit oldum. 12 yaşında ise Kalp romatizması geçirdim. Kalp kapaklarından biri iltihaplandı yani. O zamanki tıp bilimiyle öleceğim kesindi. Ama kortizon falan yaşamaya devam ettim.

Yükseliş koleji açılalı birkaç yıl olmuştu. Bir burs sınavı yapmışlardı ve burslu 30 öğrenci almışlardı. O 30 öğrenciden biri de bendim. Ama hazırlık sınıfında bu hastalık olunca 6 ay boyunca ben okula gidemedim. Doğal olarak sınıfta kalmam gerekiyordu. Okul yönetimi, son derece anlayışlı davrandı. Yaz dönemi boyunca, destek kurslarına katılmam şartıyla, beni orta bire geçirmeyi önerdiler. Tabi kurslar burs dışındaydı. Benim ailemin bütçesi için çok ağırdı kurs ücretleri. “Ne yapalım, bir şekilde hallederiz” dediler. Kursa gitmeme karar verildi.

Ben 12 yaşında, sokakta oynamak varken hiç kursa gitmedim. Her akşam soruyorlar, “Nasıl geçti kurs?” diye…

Ben de anlatıyorum yalanlarımı. “Mr. Lynch geldi, şunu anlattı, bunu anlattı” diye…

Aradan bir ay geçince, okuldan telefon etmişler tabi. Bir öğlen annem de babam da eve yemeğe geldiler. Babam sakince sordu kursun nasıl olduğunu. Ben uydurmalara devam ettim ama hissettim sakat bir şey olduğunu. Babam anlattığım yalanları son derece sakin dinledi. Sonra “Sen geç içeri” dedi.

Ben yan odaya geçtim. Anneme döndü. “Sakın girmeyeceksin odaya” dedi.

Odaya girdi…

Odadan çıktığında, burnum ve üst dudağım kanıyordu, sol gözüm kapanmıştı. Annem sessizce ağlaya ağlaya yaralarımı elinden geldiğince tedavi etti. Babam, “Birlikte işe gidiyoruz” dedi. Yalvardım ben gitmeyeyim diye… Hiç aldırmadı.

Yolda giderken gene yalvardım, soran olursa kapıya çarptığımı söyleyeyim diye.

“Hayır!” dedi. “Soran herkese benim seni dövdüğümü söyleyeceksin” dedi.

Gün boyunca babamın odasında, pencerenin kenarındaki sehpada oturdum. Gelen her çalışan, yüzümü görünce, “Hiii ne oldu?” diye soruyordu ister istemez, babam sakince “Anlat!” diyordu. “Niye dövdüğümün sebebini de anlatacaksın.” diyordu. Ben ağlamaktan başka bir şey yapamadım gün boyunca.

Bugün rahmet okuyorum babama. Yaşıyor olsaydı, “ellerin dert görmesin” derdim. Yaşadığı sürece dost meclislerinde bu hikâyeyi her anlattığımda gözleri dolu dolu olurdu. “Yahu anlatma şunu bir daha” diye sitem ederdi.

O günden beri, aileme, iş arkadaşlarıma, sokaktaki adama, polise, savcıya, yargıca, sözün kısası kimseye yalan söylemedim.

Benim çocukluğumda eğitimin en önemli unsuru aileydi. Galiba doğrusu da buydu.

İlk yalan ailede durdurulmalı. Durdurulmazsa…

Şarkı seçebilmek…

 

 

İzin verirseniz bir deneme yapmak istiyorum.

Tamamı ile arkadaşlarımı anlamaya çalışıyorum, eminim sizin dinletmek istediğiniz başka bir şarkı vardır.

Yeni doğmuş çocuğunuza bir şarkı dinletmek istiyorsunuz. Hangi şarkıyı çalarsınız?

Lütfen birisini seçin.

 

https://www.youtube.com/watch?v=1EDUoqi1JHM

 

https://www.youtube.com/watch?v=haWRUpPw_tI

 

https://www.youtube.com/watch?v=FDMEiXykoM4

 

 

 

Saatle mi yaşamalı, Vakitle mi?

2005 yılının yazıydı, Ağustos sıcağı hem de Edremit körfezinin yazlıkçı kalabalığında. Edremit’te zeytinyağı işine girmeye karar verdik.

İstanbul’dan kalkıp Edremit’e gittik.

Hiç tanımadığın ve hiç tanınmadığın bir yerde iş kurmak çok zordur. Ama güzel Edremit’in güzel insanları yardım etmeyi severler.  İşe başladık.

İsterseniz Edremit’i bırakıp, Uganda’ya gidelim buradan. O günlerde eşim büyük bir zevkle birkaç blog takip ediyor. Birisi Meltem Yaşar’ın “Sisteki Goriller” bloğu. Meltem bir bankada çalışırken, Uganda’ya önce bir turla gidiyor, sonra Türkiye’deki gorillerden daha fazla korkup, Uganda’ya yerleşiyor. Blog bugün yok ama, iyi ki yaşadıklarını “Pigmelerle Dans” adında kitaplaştırıyor. Akşamları eşimle sohbet ederken, bana Meltem’i anlatıyor. Beni acayip etkileyen bir anısı var Meltem’in. Bir Masai ile konuşurken, Masai, diyor ki…

“Beyaz adam saatle, Masai vakitle yaşar.”

Bu akşam ben bu yazıyı yazarken eşim Meltem’i aradı. Laf benim aklımda tamamı ile yanlış kalmış. Lafın doğrusunu Meltem söyledi. Doğrusu…

“Beyaz adamın saati, Masai’nin vakti var.”

İkisi de doğru. Bize kıymetli olan saat. Masai’ye kıymetli olan vakit.

Neyse, hikâyeye dönelim. İş kurmak için vazgeçilmez olan bir adres Türkiye’nin neresinde olursanız olun “noter”dir. Benim de notere gidip bir şeyler yapmam lazım. Edremit’e gidenler bilir. Edremit’in merkezinde bir kavşak vardır. Kırmızı ışık 60 saniye yanar, yeşil ışık 15 saniye yanar. 15 saniyede kaç araba geçebilir ki bir ışıktan? 5-6 araç geçebiliyor.

Bize yeşil yandı ama önümdeki araba sağ camı açmış, kaldırımdaki bir adamla sohbet ediyor. Tam 5 saniye kaldığında abandım kornaya İstanbul’dan yeni gelmiş birisi olarak. Döndü baktı bana üzüntülü bakışlarla. “Kardeşim, bir çift laf ediyoruz şurada, 1 dakika beklesen ne olur?” dedi.

Donup kaldım. Arabadan inip saldıracağım ama kendime yakıştıramadım.

Öte yandan dediklerini de duydum. Sözlerinde çok büyük bir yanlış yoktu. Bir dakika bekleyecektim sadece. Topu topu 60 saniye. Haklıydı bu detayda.

Ona da keyifli bir sohbet armağan edecektim.

İçine ettim güzel muhabbetin yani.

Asansörlerde, asansöre biner binmez, kapıyı süratli kapatan düğmeye basan insanları gözlemişsinizdir. Belki de siz de o insanlardan birisinizdir, bilmiyorum. O kadar anlamsız geliyor ki bana artık. Kazanılabilecek zaman en fazla 3 saniye. Oysa çalışanların boş boş oturarak harcadıkları dakikalar, saatler yok mu?

Acaba o 3 saniyeyi kazanma çabası, “ben çok işi olan meşgul bir çalışanım!” mesajı mı?

Ben o ışıkta işittiğim sitemden beri daha yavaş yaşamaya başladım. Artık saatle randevu vermiyorum Edremitliler gibi. “9:00 da görüşürüz” yerine, “Sabah erkenden gelirim” diyorum. “Saat 2:00” nin yerine, “Öğleden sonra” yı koydum. “15:30” un yerini “akşamüstü” aldı.

Tavsiye ederim herkese…

Ben ne istiyorum?

İş hayatımızda her an çeşitli kararlar alıyoruz. Sonuçlarınızı yaşıyor ve öğreniyoruz ama, verdiğimiz kararlarla ilgili her şeyi biliyor muyuz? Bir karar aldığımız zaman, sonuçların ne olacağını bize net söyleselerdi ne güzel olurdu değil mi?

Ne istediğimiz hiç düşünüyor muyuz?

İş hayatınızda bir çizgi belirlemeniz gerekiyor. “Tutarlı” olmayı kim ister? Ya da “Cesur” olmayı.

İşe başlarken her yönetici bu kararı almak zorundadır. Ama kimse tutarlı olma kararının cesareti azalttığını söylemez. Ya da cesareti seçenin tutarsızlığı bonus olarak almış olduğunu fısıldamaz kulağınıza.

Başka bir karar vermek zorundadır tüm yöneticiler. En önemli silahını seçer her yönetici adayı. Savaşlara seçeceği silahla katılacaktır. Üç silah vardır seçeceği önünde.

“Zekâ”, “Yetenek” ve “İnanç”.

Eminim hepiniz, “Hepsini birden seçiyorum.” dediniz ama yok öyle bir şey.

Birisi dominant olacak ve diğer ikisini çok az kullanabileceksiniz.

Üçünü birden seçtiyseniz kaybetmeye mahkumsunuz zaten.

Sonra çok zor bir soru çıkacak karşınıza…

İki tercihiniz var gene.

Zenginlik ve dostluk.

Zenginliği seçerseniz, ister istemez hırs ve yalnızlık gelecek size, dostluğu seçerseniz, hassaslık ve kaybetme korkusu ceketinizin içine girecek.

Size sunulamayan bir seçenek var farkındaysanız. “Akıl”. Zaten herkeste bol bol var.

Akıllı olduğunuz için, diyeceksiniz ki, “Ben de Cesarette var, Tutarlılıkta.

Zekâm da var, İnancımda, Yeteneğimde.

Hırsım var, Zenginlik için Yalnızlığı da göze alabilirim.

Arkadaşlık ta neymiş? ki onun için Hassaslık ve Kaybetme korkularını yaşayım. Aptal mıyım ben?

İş hayatınızda yaşadığınız tecrübeler yavaş yavaş sizi şekillendirecek.

Kendinizi tutarlı bulacaksınız, arada bir tutarsız davrandığınız göremeyeceksiniz. Cesaretinizi sorgulamayacaksınız bile. Belki pek çok insanın kaçmaktan korktuğu için cesur sanıldığını da zekanızla kavrayacaksınız. Bunu da zekanızı ispat için yüksek sesle söyleyeceksiniz.

Bazen aceleci davranacaksınız bazen sabırlı. Duruma göre değişmez mi bu?

Başarı sizinle olacak çoğu kez. Başarısızlıklarınızı unutacaksınız. Unutkanlık yöneticinin en gizemli silahıdır. Hırsınız zenginliğinizin artmasını getirecek doğal olarak. Gururunuz alçak gönüllüğünüzün azalmasıyla kibire dönüşecek.

Çevrenizdeki herkes, sizde eksik bir şeyler olduğunu düşünecek ama cesaretlerini tutarlılık uğruna terk ettikleri için size bir şey söyleyemeyecek.

Sonra bir gün, karşınıza sizin gözünüze göre dünyanın en güzel kadını çıkacak. “Bu güzellik benim olmalı!” diye yanarak, sahip olduğunuz her şeyi onun ayakları altına sereceksiniz. O her zaman haklı çıkabilmek için sizde azıcık kalmış olan tutarlılığınızı alacak. Kibrinizi bırakacak ama gururunuzu alacak sizi yönetebilsin. Zekanıza ve zenginliğinize hiç dokunmayacak ve kendi kurnazlığını zekanıza katacak. Kaybetme korkunuzu destekleyecek ki, zenginliğinizin hep kendisiyle paylaşılmasını garantiye alabilsin diye.

Bir çocuğunuz olacak bir gün. Hayatınızın en mutlu günü!

Tüm bildiklerinizi evladınıza aktarmaya çalışacaksınız sevgi ile. Ama ikiniz de çaresiz kalacaksınız. O kendi özelliklerini taşıyacak emin olun.

O yuvadan uçtuğunda kala kalacaksınız. O gün, “Ben aslında ne istiyordum başlarken?” sorusunu soracaksınız sahip olduğunuz her şeye boş gözlerle bakarken.

Sadece bir “Çilekli Pasta” istemişseniz eğer, bu kadar yolu boşa gelmiş olduğunuzu o yaşta fark edeceksiniz.

Lütfen ne istediğiniz bir daha düşünün! Önünüzdeki yol çok uzun…

İnsan kendine sahip çıkmazsa…

Bir ülkenin gelişmişliği, zenginliği sahip olduğu kaynaklara verdiği değeriyle ölçülür. Ancak, bu ölçüm yöneticilerin verdiği değerle değil tüm toplumun bunu sahiplenmesi ile yapılabilir.

Bir toplumun sahip olduğu en büyük kaynak insandır.

Sıkıntı insanın buna sahip çıkmamasıyla başlar. İnsan kendine değer vermiyorsa, işin kötüsü, kendisini sömüren kavramları sahipleniyorsa, bize de “yapacak bir şey yok!” demek düşer.

Anlatacağım hikaye, sonuç olarak bunu anlatsa da, bu kadar karamsar değil. Çünkü gerçek. Çünkü bu toplumun bir hikayesi. Bu kadar basit.

90 lı yılların başında uluslararası bir şirketin İstanbul’daki fabrikasında fabrika müdürüyüm. Fabrika uluslararası bir denetim geçirecek. O zamanki genel müdürümüz, Roger fabrikaya geldi. İşin önemini anlattı. Daha denetime 3 ay var.

Bana dedi ki, “Fatih, bu şirketimiz için çok önemli. İşçi sağlığı ve iş güvenliği işçileri bilinçlendirmeden olmaz işçileri buna inandırmayı başaramazsan, bu denetimi geçemeyiz. Eğitime önem vermen lazım.” dedi.

90 lı yılların başlangıcı olduğunu düşünürseniz, zordu işim. Fabrikada haftada iki gün üretime ara verip, eğitimler yapmaya karar verdim.

Eğitimleri yapmaya başladık. Ben inanıyordum işçi sağlığı ve iş güvenliğinin önemine ama işçilerim huzursuzdu. Yetiştirmeleri gereken üretim vardı, ama ben üretimi kesiyordum. 1 saat boyunca, onların emniyeti ve sağlığının üretimden daha önemli olduğunu anlatıyordum.

İnanmıyorlardı kendilerinin üretimden daha önemli olduğuna.

Ama o eğitimler sayesinde çok yol aldık. Fabrikamızda hiç iş kazası olmuyordu. Özellikle kadın işçiler daha fazla gülümsüyordu yaptığımız değişikliklere bakarken. Kadınlar öngörebilen ve önlem alanlara daha fazla güvenirler. Soylarının devam edebilmesi için gereklidir bu.

Denetime 10 gün kala, Roger son bir denetime geldi. Açıkçası, iyi bir iş yaptığımı düşünüyordum. Fabrikayı dolaşmaya başladık. Her şey yolunda gidiyordu. Ta ki PVC şişe ürettiğimiz, “Blow Molding” bölümüne gelinceye kadar.

Oradaki iki makinaya bakan operatörüm Nazir, ortalarda görünmüyordu. Roger sol tarafa yukarı bakınca ben de o tarafa döndüm. Nazir düz duvarda yerden 3 metre yukarıda bize son derece endişeli bakışlarla bakıyordu.

İş hayatımın en sıkıntılı anlarından biridir o an. Roger bana baktı, ben ona baktım. Bir sonraki departmana yürüdük.

Başka bir sıkıntı olmadı, sonraki bölümlerde. Roger’ı yolcu ederken, yüzümün kıpkırmızı olduğunu hissediyordum. Sağ elini uzatıp, sol dirseğimi tuttu. “Fatih, çok iyi bir iş başarmışsın, ama bir şeyi çok iyi anlamanı istiyorum.” dedi. “Bu benim kariyerim için çok önemli! İş ve işçi güveniliği denetiminden geçemeyen bir genel müdürün bu şirkette geleceği olamaz.”

Ne diyeceğimi bilemedim. O kadar aylık çalışmanın, eğitimlerin hiçbir değeri kalmamıştı.

“Merak etme Roger.” lafından başka diyecek bir laf bulamadım.

Roger’ı uğurladıktan sonra odama çıktım. “Nazir gelsin.” dediğim anda Nazir odanın kapısında bitti.

“Buyur Fatih bey.”

“Odanın kapısını kapa.” dedim ki o fabrikada müdürlük yaptığım 2,5 sene boyunca odamın kapısının kapalı olduğu çok nadir anlardan biridir.

Açtım ağzımı, yumdum gözümü.

Nazir, sadece, çelik burunlu iş ayakkabılarının burunlarına bakıyor. Benim nefesimin tükenmeye yakın olduğunu hissedip, anlatmak için başını kaldırdı.

“Fatih bey, Yukarıda duvarda küf gördüm, Roger bey gelmeden temizlemek istedim.” dediği anda nefesime güç geldi.

“Ulan, düz duvara nasıl tırmandın?” diye patladım.

Garibim Nazir, duvardaki benim göremediğim küçük çıkıntıları izah etmeye çalışırken, ben kendime geldim.

“Oğlum Nazir, anlamıyor musun, tüm derdimiz senin canın, senin güvenliğin. Tüm bu yaptıklarımızı senin canına bir şey olmasın diye yapıyoruz. Niye sen böyle yapıyorsun?”

Başı önde, son sözünü söyledi.

“Tamam müdürüm, anladım. Sen ne dersen o. Öl de ölürüm vallahi.”

Baktım sinir krizi geçireceğim, “Çık Nazir. Çık, Tamam!” dedim.

Merak ediyorsanız, denetimde hiçbir problem olmadı.

Eminim Nazir, “Öl” dersem ölür.

Nazir bana çalışanlarıma doğru emir vermeyi öğretti. O günden beri onların iyiliğini istediğimi söylüyorum hep.

Çalışanınınız yaşarsa yaşarsınız,

Çalışanınız mutlu olursa mutlu olursunuz.

 

Bill Gates’le tanışmam…

Mirim, sene 1983…

ODTÜ mezuniyeti sonrası bir burs kazanmışım, Stanford’a Master için gitmişim, Artık son çeyrekteyim. Bir ders aldım sadece 1 kredi, dersin adı, “Seminer”. Stanford her hafta bir seminer düzenliyor. Seminere bölge (o zaman adı Silicon Valley değil) şirketlerinin üst düzey yöneticiler geliyor. Yarım saat konuşuyorlar. Sonra, eğer konuyla ilgileniyorsanız, soru sorabiliyorsunuz. Yoklama kağıdına imza atıyorsunuz, Dönem sonunda 1 krediyi alıyorsunuz.

Notunuz A, B falan değil. “S” “Satisfactory”. Eğer seminerlerin yarısından fazlasına gitmezseniz, “U” “Unsatisfactory “oluyor. 1 krediyi alamıyorsunuz.

Semineri verenlerin iş programları sebebiyle seminerler cuma günü akşam üstü olurdu genellikle. Bir sürü hiç ilgimi çekmeyen seminere gidip imza attım ama bir tane seminer çok ilginçti.

Apple şirketinin satış müdürüydü semineri veren. Dürüst olmam lazım, ismini hatırlamıyorum. Ama adam başlar başlamaz tüm dinleyicilerin ilgisini çekti.

“Personal Computer”. Sene 1983.

Ülen, “Computer” dediğin cihazın “Personal” olabilmesi için “person”ın “Very Imprtant Person” olabilmekten başka çaresi yok. Ben ODTÜ’de CS200 den AA almışım ama o kart delme makinalarında neler çektiğimi ben biliyorum. Stanford’a hasbel kader gelmişim. Üniversitede iki tane mainframe var, birisi IBM öbürü HP. İlk defa monitör görmüşüm hayatımda. Fortran IV programlar yazıyorum ki, hata yaptığımda “DEL” tuşuna basıyorum. Kart delgi makinalarında yeniden sıraya girmem gerekmiyor.

Seminerdeki Apple satış müdürü “Personal Computer” diyor.

Anlattı.

PC nin adı “Lisa” idi. Bir bilgisayar, bir yazıcı, hard disk yok. İki tane disket sürücü. Disket sürücülerin her birinin kapasitesi 360 Kb. MBA yapan çocuklardan birisi hedef kitlelerini ne olduğunu sordu.

“Hedefimiz CEO lar” dedi satış müdürü. “Her CEO nun hayatını zorlaştıran sekreterleridir, Lisa bu sekreterlerin yerini alacak.” dedi. Düşündük, gerçekten hepimiz her müdürün bir yazıyı sekretere defalarca daktilo ettirdiğini hatırladık. Halbuki Lisa klavyesiyle CEO yu bütünleştirecek ve CEO yazısını yazıp, bir defada doğru yazıyı yazdırabilecekti.

Ben elimi kaldırdım soru sormak için.

“Kaça satacaksınız Lisa’yı?” diye sordum.

“10.000 doların altında!” dedi.

Seminer salonunda bir gürültü koptu.

İnanamamıştık.

Apple şirketi kurucuları Stanford mezunu olmasa, Apple şirketi Stanford’da seminer veremezdi. İlgiyle izledim kampanyalarını. Küçük otellerde Lansman toplantıları, küçük bütçeli kampanyalar…

Bayağı başarılı olmuştu.

Derken, IBM devreye girdi. IBM benim gözüme Pamuk Prensesin üvey annesi gibi gözükmüştü o gün. Tüm ulusal gazetelerde tam sayfa bir ilan çıktı.

Sayfa bembeyaz. Sayfanın tam ortasında daktilo harfleriyle bir cümle…

“Don’t buy it, just wait!”

“IBM”

Türkçesi… “Almayın bekleyin!”

“IBM”

“IBM” o zamanlar şimdiki gibi değildi. Hem teknolojik olarak hem de pazarlama açısından zirvedeydi. Düşünün tüm bankaların, bilgi işlem departmanları yoktu. O işlevi gören departmanların adı “IBM Departmanı”ydı

O zamanlar dikiş makinalarına “SINGER” elektrik süpürgelerine “Hoover”, bilgisayarlara “IBM” deniyordu.

Lisa hiç satamadı. McIntosh olarak daha başarılı oldu galiba. O başarıyı da tartışacak çok arkadaşım var.

IPhone çok iyi bir telefon mu, yoksa Ericson, Nokia bir gazeteye ilan vermeyi akıl edememişlerdi?

Ancak hikayem bitmedi. IBM, IBM DOS’u bir türlü hazır edememişti. William Gates isimli bir delikanlı MS DOS u IBM kalite kontrol departmanına kabul ettirmeyi başardı.

Veeee, IBM PC piyasaya çıktı, Hemen sonra IBM PC-XT yi çıkardıklarında (ki 10 MB bir hard disk vardı o makinada) uzak ara pazar lideri oldular.

William Gates, sizin bildiğiniz Bill Gates. O dönem boyunca satılan her IBM PC den işletim sistemi ücreti alarak, bugün bildiğimiz Microsoft’u yarattı.

Lisa satabilseydi, bugün çok farklı teknolojileri kullanıyor olabilirdik diye düşünüyorum.

Ders alınacak çok şey var yaşadığımız hayatlarda.

Yaşıyorsak, hatırlıyorsak!