Duygusal ya da komik hikayeler

Psikolojik

Sene herhalde 1988. AK-AL Tekstilde çalışıyorum. 1 sene önce patrona yalvar yakar bir IBM Sistem-38 aldırmışız. Tüm üretim ve depo süreçlerimizi bilgisayara aktarmışız ve çok mutluyuz.

Nuran, endişeli bir yüzle odama girdi, “Fatih bey konsolda garip bir mesaj var, bakabilir misiniz?” dedi. Gittim mesaja baktım ve sırtımdan aşağı kaynar sular döküldü. Mesajın içeriği özetle “Sisteminizin hard diskinde problem var. Sisteminizin yedeğini alın ve bir IBM uzmanı çağırın.” anlamındaydı.

Bir sürü el kitabı var sistem 38’in. Hemen bir tanesini kaptım ve mesajın alt anlamlarını bulmaya çalıştım. O mesaj kodunun altında açıklama olarak aynı mesaj yazıyordu. Oysa pek çok hata mesajının altında başka açıklamalar da olurdu. Sistemi kapatıp açınca düzelebilir, ya da şu kartı söküp takın falan gibi başka öneriler olurdu. Bu mesajın altında başka hiçbir şey yazmıyor. İyi bir bilgisayarcı olduğum için sistemi bir kere kapatıp açtım tabi. Ama hiçbir şey değişmedi. Aynı hata mesajı gene konsolda patladı. Çaresiz IBM’i aradık. 3-4 gün sonra gelebileceklerini söyleyince ortalığı ayağa kaldırdık tabi. Sonuçta IBM ertesi günü en iyi uzmanlarını göndermeye razı oldu. 😊

Ertesi sabah elinde kocaman bir çantayla en iyi uzman geldi. İsmini hala çok net hatırlıyorum. İsmi yazınca neden hala hatırladığımı anlayacaksınız.

“Merhaba, ben Bilge Küçükkarakimselioğlu.” diye tanıttı kendini.

Soyadın heybeti karşısında “Ben de Fatih.” diyebildim.

Problemi dinledi, benim yaptığım gibi el kitabına baktı. “Allah Allah.” dedi aynen benim dediğim gibi. Sistemi kapattı açtı, değişen bir şey olmadığını görünce sistemi kapattı, disk bağlantısını söktü, tekrar bağladı… Gene aynı mesaj. Sonra sırayla çeşitli kartları söktü, taktı, söktü taktı. Hep aynı mesaj…

Bu çalışmaları 4-5 saat boyunca devam etti. Mesaj aslanlar gibi orada duruyor.

Bu çalışmalarının sonunda ceketini giydi, “Bana müsaade Fatih bey” dedi.

“Mesaj orada duruyor” diyebildim. “Dursun, sisteminizin hiçbir problemi yok” dedi

“Peki mesaj neden çıkıyor?” gibi mühendis sorumu sordum. Cevabını unutamıyorum.

“Psikolojik!” dedi. Donup kalmışım tabi. Devam etti.

“Şimdi mesela, başınız sürekli ağrıyor, doktora gidiyorsunuz, tahliller, röntgenler, çeşitli tahkikler. Bir şey bulamayınca ne diyor doktorlar? ‘Psikolojik’ Benim de teşhisim bu” dedi

İnanmayacaksınız ama, benim bildiğim kadarıyla o Sistem 38, 4 yıl boyunca o mesajı vererek çalışmaya devam etti. Daha sonra da devam etmiştir.

 

Deli Orhan

Hikâyeyi ben yaşamadım, ama anlatan o kadar güzel anlattı ki, yaşamış kadar oldum. O yüzden anlatanın anlattığı gibi ve yaşamış gibi anlatacağım.

Yalova’da AKAL Tekstil o zamanlar KARTOPU El Örgü yünlerini yapıyor. Ülkede acayip satıyor. Bütün kadınlar da kazak örmeye sarmış durumda. Bugün bile anlayabilmiş değilim kadınların niye iki tane şişi eline alıp örgü ördüğünü.

Ancak tüm kadınlar zombiler gibi kazak örüyordu. Kartopu markasına bir rakip yoktu ama ihracatta bir rakip vardı. Rakip bize çok yakın oturuyordu. Orhangazi’de Ormo, namı diğer Deli Orhan tüm dünyaya ihracat yapıyordu.

Tekstil fabrikalarında çok işçi çalışır. Bu işçilerin büyük bölümü kadındır. Tekstil her zaman zordur ve zor işleri kadınlar erkeklerden daha iyi yaparlar. Ama kadın kadındır, ve erkek te erkektir. O yüzden kadın işçileri tekstil fabrikalarında her zaman kadınlar işe alır. Kadın işçi işe alınacaksa bir kadın tarafından verilen karar, bir erkek tarafından verilen karadan daha doğrudur. Bizim karar vericimiz eğitim şefimiz Şenay hanımdı. Onun sayesinde Nuran’ı kazandım. En iyi çalışanlarımdan biriydi. Şenay hanımdan öğrendiklerim sayesinde, Gül katıldı bana. İş ile ilgili cinsiyetsiz düşünmeyi öğrendim.

Bizde tüm kadın işçileri Şenay hanım seçerken, deli Orhan tüm kadın işçileri şahsen kendisi işe alıyordu.

Kendisi niye böyle yaptığını açık yüreğiyle şöyle anlattı.

Bir detayı anlatmam lazım.

Kocaman bir odası vardı. Abartmadan anlatayım.

Oda 7 metre genişliğinde, 15 metre derinliğinde. İşe alınacak işçi 14 metre uzaktaki kapıdan giriyor. Deli Orhan, “Gel kızım” diyor, kızcağız bir 10 metre yürüyor masanı önüne yaklaşmak için. Adını soyadını soruyor, annesini babasını soruyor, kız dili döndüğünce cevaplıyor. Sonra odanın dibinde duran sehpada duran sigara ve çakmağını getirmesini istiyor kızdan. Kız doğal olarak sehpaya gidip deli Orhan’ın sigarasını ve çakmağını alıp getiriyor.

Deli Orhan kızın yürüyüşüne bakıyor. Eğer terliklerini sürüyüp yürüyorsa işe almıyor, rap rap yürüyorsa işe alıyor.

İlk düşündüğüm “Manyak bu herif!” oldu.

Fakat kaydetmişim tecrübesini…

Hikâyeyi kaydedeli 30 yıl oldu. 30 yıldır kadın işçilerin topuklarına bakıyorum. Terliklerini sürüyerek yürüyen kadın çalışanların performanslarından hiç memnun olmadım ve rap rap yürüyenler hiçbir zaman yüzümü yere baktırtmadı.

Ben de deli miyim?

 

 

 

Dayak Cenneten çıkmamıştır ama…

Ben hayatım boyunca babamdan iki kere dayak yedim. İkisi de bugün gibi aklımda.

Birincisinde 6-7 yaşındayım. Annem öğlen tatilinde çalışmak zorunda kalmış, babama rica etmiş, öğle yemeğini o gelip hazırlamış. Öğlen yemeğini ısıtmış, sofrada birlikte yiyoruz. Masada yemek yerken, ben ellerimi masaya dayayıp, sandalyemi arka ayakları üzerinde şaha kaldırıp ileri geri sallandırıyorum. Benim sandalyemin arkasında yanan gaz sobası var. Babam “Sallanma oğlum” dedi. Bir durdum, ama çocukluk işte. Sallanmaya devam ettim. Kaçınılmaz olan şey oldu. Ellerim masadan kurtuldu, sandalyemle birlikte sobanın üstüne düştüm. Soba, bacalar, her şey darmadağın oldu.

Ben çok korktum. Babam benden çok korktu. Gazyağı yanmaya devam etse, her şey bir anda alevler içinde kalabilirdi. Ama devrilen soba söndü. Ben direk yatak odama kaçtım. Babam sobanın yanmadığından emin olunca benim yanıma geldi. Öyle bir tokat vurdu ki, yere paralel halde yatağımın üstüne düştüm. Ayaklarım yastığımdaydı gerçi ama yatıyordum yatağımda. Ortalığı becerebildiğince toparladı, hiçbir şey konuşmadan işe gitti. Ben yattığım yerden kımıldayamadım 2-3 saat.

İkinci dayak ise 12 yaşında geldi. 9 yaşındayken, karşıdan karşıya geçerken çarpan bir araba yüzünden dalağım patlamıştı, ağır bir operasyonla alındı. 11 yaşında nefrit oldum. 12 yaşında ise Kalp romatizması geçirdim. Kalp kapaklarından biri iltihaplandı yani. O zamanki tıp bilimiyle öleceğim kesindi. Ama kortizon falan yaşamaya devam ettim.

Yükseliş koleji açılalı birkaç yıl olmuştu. Bir burs sınavı yapmışlardı ve burslu 30 öğrenci almışlardı. O 30 öğrenciden biri de bendim. Ama hazırlık sınıfında bu hastalık olunca 6 ay boyunca ben okula gidemedim. Doğal olarak sınıfta kalmam gerekiyordu. Okul yönetimi, son derece anlayışlı davrandı. Yaz dönemi boyunca, destek kurslarına katılmam şartıyla, beni orta bire geçirmeyi önerdiler. Tabi kurslar burs dışındaydı. Benim ailemin bütçesi için çok ağırdı kurs ücretleri. “Ne yapalım, bir şekilde hallederiz” dediler. Kursa gitmeme karar verildi.

Ben 12 yaşında, sokakta oynamak varken hiç kursa gitmedim. Her akşam soruyorlar, “Nasıl geçti kurs?” diye…

Ben de anlatıyorum yalanlarımı. “Mr. Lynch geldi, şunu anlattı, bunu anlattı” diye…

Aradan bir ay geçince, okuldan telefon etmişler tabi. Bir öğlen annem de babam da eve yemeğe geldiler. Babam sakince sordu kursun nasıl olduğunu. Ben uydurmalara devam ettim ama hissettim sakat bir şey olduğunu. Babam anlattığım yalanları son derece sakin dinledi. Sonra “Sen geç içeri” dedi.

Ben yan odaya geçtim. Anneme döndü. “Sakın girmeyeceksin odaya” dedi.

Odaya girdi…

Odadan çıktığında, burnum ve üst dudağım kanıyordu, sol gözüm kapanmıştı. Annem sessizce ağlaya ağlaya yaralarımı elinden geldiğince tedavi etti. Babam, “Birlikte işe gidiyoruz” dedi. Yalvardım ben gitmeyeyim diye… Hiç aldırmadı.

Yolda giderken gene yalvardım, soran olursa kapıya çarptığımı söyleyeyim diye.

“Hayır!” dedi. “Soran herkese benim seni dövdüğümü söyleyeceksin” dedi.

Gün boyunca babamın odasında, pencerenin kenarındaki sehpada oturdum. Gelen her çalışan, yüzümü görünce, “Hiii ne oldu?” diye soruyordu ister istemez, babam sakince “Anlat!” diyordu. “Niye dövdüğümün sebebini de anlatacaksın.” diyordu. Ben ağlamaktan başka bir şey yapamadım gün boyunca.

Bugün rahmet okuyorum babama. Yaşıyor olsaydı, “ellerin dert görmesin” derdim. Yaşadığı sürece dost meclislerinde bu hikâyeyi her anlattığımda gözleri dolu dolu olurdu. “Yahu anlatma şunu bir daha” diye sitem ederdi.

O günden beri, aileme, iş arkadaşlarıma, sokaktaki adama, polise, savcıya, yargıca, sözün kısası kimseye yalan söylemedim.

Benim çocukluğumda eğitimin en önemli unsuru aileydi. Galiba doğrusu da buydu.

İlk yalan ailede durdurulmalı. Durdurulmazsa…

Şarkı seçebilmek…

 

 

İzin verirseniz bir deneme yapmak istiyorum.

Tamamı ile arkadaşlarımı anlamaya çalışıyorum, eminim sizin dinletmek istediğiniz başka bir şarkı vardır.

Yeni doğmuş çocuğunuza bir şarkı dinletmek istiyorsunuz. Hangi şarkıyı çalarsınız?

Lütfen birisini seçin.

 

https://www.youtube.com/watch?v=1EDUoqi1JHM

 

https://www.youtube.com/watch?v=haWRUpPw_tI

 

https://www.youtube.com/watch?v=FDMEiXykoM4

 

 

 

Saatle mi yaşamalı, Vakitle mi?

2005 yılının yazıydı, Ağustos sıcağı hem de Edremit körfezinin yazlıkçı kalabalığında. Edremit’te zeytinyağı işine girmeye karar verdik.

İstanbul’dan kalkıp Edremit’e gittik.

Hiç tanımadığın ve hiç tanınmadığın bir yerde iş kurmak çok zordur. Ama güzel Edremit’in güzel insanları yardım etmeyi severler.  İşe başladık.

İsterseniz Edremit’i bırakıp, Uganda’ya gidelim buradan. O günlerde eşim büyük bir zevkle birkaç blog takip ediyor. Birisi Meltem Yaşar’ın “Sisteki Goriller” bloğu. Meltem bir bankada çalışırken, Uganda’ya önce bir turla gidiyor, sonra Türkiye’deki gorillerden daha fazla korkup, Uganda’ya yerleşiyor. Blog bugün yok ama, iyi ki yaşadıklarını “Pigmelerle Dans” adında kitaplaştırıyor. Akşamları eşimle sohbet ederken, bana Meltem’i anlatıyor. Beni acayip etkileyen bir anısı var Meltem’in. Bir Masai ile konuşurken, Masai, diyor ki…

“Beyaz adam saatle, Masai vakitle yaşar.”

Bu akşam ben bu yazıyı yazarken eşim Meltem’i aradı. Laf benim aklımda tamamı ile yanlış kalmış. Lafın doğrusunu Meltem söyledi. Doğrusu…

“Beyaz adamın saati, Masai’nin vakti var.”

İkisi de doğru. Bize kıymetli olan saat. Masai’ye kıymetli olan vakit.

Neyse, hikâyeye dönelim. İş kurmak için vazgeçilmez olan bir adres Türkiye’nin neresinde olursanız olun “noter”dir. Benim de notere gidip bir şeyler yapmam lazım. Edremit’e gidenler bilir. Edremit’in merkezinde bir kavşak vardır. Kırmızı ışık 60 saniye yanar, yeşil ışık 15 saniye yanar. 15 saniyede kaç araba geçebilir ki bir ışıktan? 5-6 araç geçebiliyor.

Bize yeşil yandı ama önümdeki araba sağ camı açmış, kaldırımdaki bir adamla sohbet ediyor. Tam 5 saniye kaldığında abandım kornaya İstanbul’dan yeni gelmiş birisi olarak. Döndü baktı bana üzüntülü bakışlarla. “Kardeşim, bir çift laf ediyoruz şurada, 1 dakika beklesen ne olur?” dedi.

Donup kaldım. Arabadan inip saldıracağım ama kendime yakıştıramadım.

Öte yandan dediklerini de duydum. Sözlerinde çok büyük bir yanlış yoktu. Bir dakika bekleyecektim sadece. Topu topu 60 saniye. Haklıydı bu detayda.

Ona da keyifli bir sohbet armağan edecektim.

İçine ettim güzel muhabbetin yani.

Asansörlerde, asansöre biner binmez, kapıyı süratli kapatan düğmeye basan insanları gözlemişsinizdir. Belki de siz de o insanlardan birisinizdir, bilmiyorum. O kadar anlamsız geliyor ki bana artık. Kazanılabilecek zaman en fazla 3 saniye. Oysa çalışanların boş boş oturarak harcadıkları dakikalar, saatler yok mu?

Acaba o 3 saniyeyi kazanma çabası, “ben çok işi olan meşgul bir çalışanım!” mesajı mı?

Ben o ışıkta işittiğim sitemden beri daha yavaş yaşamaya başladım. Artık saatle randevu vermiyorum Edremitliler gibi. “9:00 da görüşürüz” yerine, “Sabah erkenden gelirim” diyorum. “Saat 2:00” nin yerine, “Öğleden sonra” yı koydum. “15:30” un yerini “akşamüstü” aldı.

Tavsiye ederim herkese…

Ben ne istiyorum?

İş hayatımızda her an çeşitli kararlar alıyoruz. Sonuçlarınızı yaşıyor ve öğreniyoruz ama, verdiğimiz kararlarla ilgili her şeyi biliyor muyuz? Bir karar aldığımız zaman, sonuçların ne olacağını bize net söyleselerdi ne güzel olurdu değil mi?

Ne istediğimiz hiç düşünüyor muyuz?

İş hayatınızda bir çizgi belirlemeniz gerekiyor. “Tutarlı” olmayı kim ister? Ya da “Cesur” olmayı.

İşe başlarken her yönetici bu kararı almak zorundadır. Ama kimse tutarlı olma kararının cesareti azalttığını söylemez. Ya da cesareti seçenin tutarsızlığı bonus olarak almış olduğunu fısıldamaz kulağınıza.

Başka bir karar vermek zorundadır tüm yöneticiler. En önemli silahını seçer her yönetici adayı. Savaşlara seçeceği silahla katılacaktır. Üç silah vardır seçeceği önünde.

“Zekâ”, “Yetenek” ve “İnanç”.

Eminim hepiniz, “Hepsini birden seçiyorum.” dediniz ama yok öyle bir şey.

Birisi dominant olacak ve diğer ikisini çok az kullanabileceksiniz.

Üçünü birden seçtiyseniz kaybetmeye mahkumsunuz zaten.

Sonra çok zor bir soru çıkacak karşınıza…

İki tercihiniz var gene.

Zenginlik ve dostluk.

Zenginliği seçerseniz, ister istemez hırs ve yalnızlık gelecek size, dostluğu seçerseniz, hassaslık ve kaybetme korkusu ceketinizin içine girecek.

Size sunulamayan bir seçenek var farkındaysanız. “Akıl”. Zaten herkeste bol bol var.

Akıllı olduğunuz için, diyeceksiniz ki, “Ben de Cesarette var, Tutarlılıkta.

Zekâm da var, İnancımda, Yeteneğimde.

Hırsım var, Zenginlik için Yalnızlığı da göze alabilirim.

Arkadaşlık ta neymiş? ki onun için Hassaslık ve Kaybetme korkularını yaşayım. Aptal mıyım ben?

İş hayatınızda yaşadığınız tecrübeler yavaş yavaş sizi şekillendirecek.

Kendinizi tutarlı bulacaksınız, arada bir tutarsız davrandığınız göremeyeceksiniz. Cesaretinizi sorgulamayacaksınız bile. Belki pek çok insanın kaçmaktan korktuğu için cesur sanıldığını da zekanızla kavrayacaksınız. Bunu da zekanızı ispat için yüksek sesle söyleyeceksiniz.

Bazen aceleci davranacaksınız bazen sabırlı. Duruma göre değişmez mi bu?

Başarı sizinle olacak çoğu kez. Başarısızlıklarınızı unutacaksınız. Unutkanlık yöneticinin en gizemli silahıdır. Hırsınız zenginliğinizin artmasını getirecek doğal olarak. Gururunuz alçak gönüllüğünüzün azalmasıyla kibire dönüşecek.

Çevrenizdeki herkes, sizde eksik bir şeyler olduğunu düşünecek ama cesaretlerini tutarlılık uğruna terk ettikleri için size bir şey söyleyemeyecek.

Sonra bir gün, karşınıza sizin gözünüze göre dünyanın en güzel kadını çıkacak. “Bu güzellik benim olmalı!” diye yanarak, sahip olduğunuz her şeyi onun ayakları altına sereceksiniz. O her zaman haklı çıkabilmek için sizde azıcık kalmış olan tutarlılığınızı alacak. Kibrinizi bırakacak ama gururunuzu alacak sizi yönetebilsin. Zekanıza ve zenginliğinize hiç dokunmayacak ve kendi kurnazlığını zekanıza katacak. Kaybetme korkunuzu destekleyecek ki, zenginliğinizin hep kendisiyle paylaşılmasını garantiye alabilsin diye.

Bir çocuğunuz olacak bir gün. Hayatınızın en mutlu günü!

Tüm bildiklerinizi evladınıza aktarmaya çalışacaksınız sevgi ile. Ama ikiniz de çaresiz kalacaksınız. O kendi özelliklerini taşıyacak emin olun.

O yuvadan uçtuğunda kala kalacaksınız. O gün, “Ben aslında ne istiyordum başlarken?” sorusunu soracaksınız sahip olduğunuz her şeye boş gözlerle bakarken.

Sadece bir “Çilekli Pasta” istemişseniz eğer, bu kadar yolu boşa gelmiş olduğunuzu o yaşta fark edeceksiniz.

Lütfen ne istediğiniz bir daha düşünün! Önünüzdeki yol çok uzun…

İnsan kendine sahip çıkmazsa…

Bir ülkenin gelişmişliği, zenginliği sahip olduğu kaynaklara verdiği değeriyle ölçülür. Ancak, bu ölçüm yöneticilerin verdiği değerle değil tüm toplumun bunu sahiplenmesi ile yapılabilir.

Bir toplumun sahip olduğu en büyük kaynak insandır.

Sıkıntı insanın buna sahip çıkmamasıyla başlar. İnsan kendine değer vermiyorsa, işin kötüsü, kendisini sömüren kavramları sahipleniyorsa, bize de “yapacak bir şey yok!” demek düşer.

Anlatacağım hikaye, sonuç olarak bunu anlatsa da, bu kadar karamsar değil. Çünkü gerçek. Çünkü bu toplumun bir hikayesi. Bu kadar basit.

90 lı yılların başında uluslararası bir şirketin İstanbul’daki fabrikasında fabrika müdürüyüm. Fabrika uluslararası bir denetim geçirecek. O zamanki genel müdürümüz, Roger fabrikaya geldi. İşin önemini anlattı. Daha denetime 3 ay var.

Bana dedi ki, “Fatih, bu şirketimiz için çok önemli. İşçi sağlığı ve iş güvenliği işçileri bilinçlendirmeden olmaz işçileri buna inandırmayı başaramazsan, bu denetimi geçemeyiz. Eğitime önem vermen lazım.” dedi.

90 lı yılların başlangıcı olduğunu düşünürseniz, zordu işim. Fabrikada haftada iki gün üretime ara verip, eğitimler yapmaya karar verdim.

Eğitimleri yapmaya başladık. Ben inanıyordum işçi sağlığı ve iş güvenliğinin önemine ama işçilerim huzursuzdu. Yetiştirmeleri gereken üretim vardı, ama ben üretimi kesiyordum. 1 saat boyunca, onların emniyeti ve sağlığının üretimden daha önemli olduğunu anlatıyordum.

İnanmıyorlardı kendilerinin üretimden daha önemli olduğuna.

Ama o eğitimler sayesinde çok yol aldık. Fabrikamızda hiç iş kazası olmuyordu. Özellikle kadın işçiler daha fazla gülümsüyordu yaptığımız değişikliklere bakarken. Kadınlar öngörebilen ve önlem alanlara daha fazla güvenirler. Soylarının devam edebilmesi için gereklidir bu.

Denetime 10 gün kala, Roger son bir denetime geldi. Açıkçası, iyi bir iş yaptığımı düşünüyordum. Fabrikayı dolaşmaya başladık. Her şey yolunda gidiyordu. Ta ki PVC şişe ürettiğimiz, “Blow Molding” bölümüne gelinceye kadar.

Oradaki iki makinaya bakan operatörüm Nazir, ortalarda görünmüyordu. Roger sol tarafa yukarı bakınca ben de o tarafa döndüm. Nazir düz duvarda yerden 3 metre yukarıda bize son derece endişeli bakışlarla bakıyordu.

İş hayatımın en sıkıntılı anlarından biridir o an. Roger bana baktı, ben ona baktım. Bir sonraki departmana yürüdük.

Başka bir sıkıntı olmadı, sonraki bölümlerde. Roger’ı yolcu ederken, yüzümün kıpkırmızı olduğunu hissediyordum. Sağ elini uzatıp, sol dirseğimi tuttu. “Fatih, çok iyi bir iş başarmışsın, ama bir şeyi çok iyi anlamanı istiyorum.” dedi. “Bu benim kariyerim için çok önemli! İş ve işçi güveniliği denetiminden geçemeyen bir genel müdürün bu şirkette geleceği olamaz.”

Ne diyeceğimi bilemedim. O kadar aylık çalışmanın, eğitimlerin hiçbir değeri kalmamıştı.

“Merak etme Roger.” lafından başka diyecek bir laf bulamadım.

Roger’ı uğurladıktan sonra odama çıktım. “Nazir gelsin.” dediğim anda Nazir odanın kapısında bitti.

“Buyur Fatih bey.”

“Odanın kapısını kapa.” dedim ki o fabrikada müdürlük yaptığım 2,5 sene boyunca odamın kapısının kapalı olduğu çok nadir anlardan biridir.

Açtım ağzımı, yumdum gözümü.

Nazir, sadece, çelik burunlu iş ayakkabılarının burunlarına bakıyor. Benim nefesimin tükenmeye yakın olduğunu hissedip, anlatmak için başını kaldırdı.

“Fatih bey, Yukarıda duvarda küf gördüm, Roger bey gelmeden temizlemek istedim.” dediği anda nefesime güç geldi.

“Ulan, düz duvara nasıl tırmandın?” diye patladım.

Garibim Nazir, duvardaki benim göremediğim küçük çıkıntıları izah etmeye çalışırken, ben kendime geldim.

“Oğlum Nazir, anlamıyor musun, tüm derdimiz senin canın, senin güvenliğin. Tüm bu yaptıklarımızı senin canına bir şey olmasın diye yapıyoruz. Niye sen böyle yapıyorsun?”

Başı önde, son sözünü söyledi.

“Tamam müdürüm, anladım. Sen ne dersen o. Öl de ölürüm vallahi.”

Baktım sinir krizi geçireceğim, “Çık Nazir. Çık, Tamam!” dedim.

Merak ediyorsanız, denetimde hiçbir problem olmadı.

Eminim Nazir, “Öl” dersem ölür.

Nazir bana çalışanlarıma doğru emir vermeyi öğretti. O günden beri onların iyiliğini istediğimi söylüyorum hep.

Çalışanınınız yaşarsa yaşarsınız,

Çalışanınız mutlu olursa mutlu olursunuz.

 

Bill Gates’le tanışmam…

Mirim, sene 1983…

ODTÜ mezuniyeti sonrası bir burs kazanmışım, Stanford’a Master için gitmişim, Artık son çeyrekteyim. Bir ders aldım sadece 1 kredi, dersin adı, “Seminer”. Stanford her hafta bir seminer düzenliyor. Seminere bölge (o zaman adı Silicon Valley değil) şirketlerinin üst düzey yöneticiler geliyor. Yarım saat konuşuyorlar. Sonra, eğer konuyla ilgileniyorsanız, soru sorabiliyorsunuz. Yoklama kağıdına imza atıyorsunuz, Dönem sonunda 1 krediyi alıyorsunuz.

Notunuz A, B falan değil. “S” “Satisfactory”. Eğer seminerlerin yarısından fazlasına gitmezseniz, “U” “Unsatisfactory “oluyor. 1 krediyi alamıyorsunuz.

Semineri verenlerin iş programları sebebiyle seminerler cuma günü akşam üstü olurdu genellikle. Bir sürü hiç ilgimi çekmeyen seminere gidip imza attım ama bir tane seminer çok ilginçti.

Apple şirketinin satış müdürüydü semineri veren. Dürüst olmam lazım, ismini hatırlamıyorum. Ama adam başlar başlamaz tüm dinleyicilerin ilgisini çekti.

“Personal Computer”. Sene 1983.

Ülen, “Computer” dediğin cihazın “Personal” olabilmesi için “person”ın “Very Imprtant Person” olabilmekten başka çaresi yok. Ben ODTÜ’de CS200 den AA almışım ama o kart delme makinalarında neler çektiğimi ben biliyorum. Stanford’a hasbel kader gelmişim. Üniversitede iki tane mainframe var, birisi IBM öbürü HP. İlk defa monitör görmüşüm hayatımda. Fortran IV programlar yazıyorum ki, hata yaptığımda “DEL” tuşuna basıyorum. Kart delgi makinalarında yeniden sıraya girmem gerekmiyor.

Seminerdeki Apple satış müdürü “Personal Computer” diyor.

Anlattı.

PC nin adı “Lisa” idi. Bir bilgisayar, bir yazıcı, hard disk yok. İki tane disket sürücü. Disket sürücülerin her birinin kapasitesi 360 Kb. MBA yapan çocuklardan birisi hedef kitlelerini ne olduğunu sordu.

“Hedefimiz CEO lar” dedi satış müdürü. “Her CEO nun hayatını zorlaştıran sekreterleridir, Lisa bu sekreterlerin yerini alacak.” dedi. Düşündük, gerçekten hepimiz her müdürün bir yazıyı sekretere defalarca daktilo ettirdiğini hatırladık. Halbuki Lisa klavyesiyle CEO yu bütünleştirecek ve CEO yazısını yazıp, bir defada doğru yazıyı yazdırabilecekti.

Ben elimi kaldırdım soru sormak için.

“Kaça satacaksınız Lisa’yı?” diye sordum.

“10.000 doların altında!” dedi.

Seminer salonunda bir gürültü koptu.

İnanamamıştık.

Apple şirketi kurucuları Stanford mezunu olmasa, Apple şirketi Stanford’da seminer veremezdi. İlgiyle izledim kampanyalarını. Küçük otellerde Lansman toplantıları, küçük bütçeli kampanyalar…

Bayağı başarılı olmuştu.

Derken, IBM devreye girdi. IBM benim gözüme Pamuk Prensesin üvey annesi gibi gözükmüştü o gün. Tüm ulusal gazetelerde tam sayfa bir ilan çıktı.

Sayfa bembeyaz. Sayfanın tam ortasında daktilo harfleriyle bir cümle…

“Don’t buy it, just wait!”

“IBM”

Türkçesi… “Almayın bekleyin!”

“IBM”

“IBM” o zamanlar şimdiki gibi değildi. Hem teknolojik olarak hem de pazarlama açısından zirvedeydi. Düşünün tüm bankaların, bilgi işlem departmanları yoktu. O işlevi gören departmanların adı “IBM Departmanı”ydı

O zamanlar dikiş makinalarına “SINGER” elektrik süpürgelerine “Hoover”, bilgisayarlara “IBM” deniyordu.

Lisa hiç satamadı. McIntosh olarak daha başarılı oldu galiba. O başarıyı da tartışacak çok arkadaşım var.

IPhone çok iyi bir telefon mu, yoksa Ericson, Nokia bir gazeteye ilan vermeyi akıl edememişlerdi?

Ancak hikayem bitmedi. IBM, IBM DOS’u bir türlü hazır edememişti. William Gates isimli bir delikanlı MS DOS u IBM kalite kontrol departmanına kabul ettirmeyi başardı.

Veeee, IBM PC piyasaya çıktı, Hemen sonra IBM PC-XT yi çıkardıklarında (ki 10 MB bir hard disk vardı o makinada) uzak ara pazar lideri oldular.

William Gates, sizin bildiğiniz Bill Gates. O dönem boyunca satılan her IBM PC den işletim sistemi ücreti alarak, bugün bildiğimiz Microsoft’u yarattı.

Lisa satabilseydi, bugün çok farklı teknolojileri kullanıyor olabilirdik diye düşünüyorum.

Ders alınacak çok şey var yaşadığımız hayatlarda.

Yaşıyorsak, hatırlıyorsak!

 

GEL BURAYA!

Hatırlar mısınız bilmem… “Bütün Dünya” diye bir dergi vardı. Readers’ Digest dergisinin Türkçe versiyonu… 40’lı, 50’li 60’lı yıllarda doğanlar hatırlar. Orada okumuştum. Tamamını hatırlamıyorum ama hatırlamadığımı uydururum. Hoş bir hikayeydi.

Genç bir kız artist olmak ister, Uğraşır didinir. En sonunda bir yönetmenle bir mülakat yapma şansını elde eder. Mülakatta yönetmen son bir kez sınar güzel ve akıllı kızı. “Senden üç kez  ‘Gel buraya’ demeni istiyorum” der. “Hikayelerini anlatacağım sana.“

“Birinci hikaye şöyle… Çok zengin bir adamla evlisin. Ama ekonomik kriz yüzünden kocanın işleri pek iyi değil. Şirketlerin yaşaması için işçi çıkartmak gerekli. Kocan bu kararı alır ve şirketin binlerce işçisinden 400 işçi çıkarma kararı alır. Bunun üzerine sendika sizin muhteşem villanızın önüne bu işçilerle birlikte gelirler. Günlerce orada gösteriler yaparlar. Öyle ki, evden çıkamaz duruma gelirsin. Kocan ise her sabah işe gider. Birlikte aldığınız o BMW’ye domates, yumurta atılır her sabah. Oysa sen gerçeği biliyorsundur. Şirket batmıştır zaten. Kocanın son bir çıkış bulmak için çabalarını günlerce çaresiz seyredersin. O sırada kalabalığın arasında birisi dikkatini çeker. Defalarca gözgöze gelirsin onunla. Televizyondaki haberlerden onun sendikanın gelecek vaadeden liderlerinden biri olduğunu da öğrenirsin. Nedenini bilemeden kanın kaynar ona, seversin. Bir sabah, televizyonda haberleri izlersiniz kocanla birlikte. Borsa’nın çöktüğünü dinlersiniz. Kocanın son umudu olan borsa yatırımları… Pencereye doğru yürürsün, kocanın farkında olmadan. O güzel ‘sendika lideri’ ile yeniden gözgöze gelirsin… Bir silah sesi patlar kulaklarında. Kocanın çalışma odasına koşarsın… Kapıyı açamazsın arkasında bir şey vardır. Açarsın iteleye kakalaya… İteleyip kaladığın şey kocanın cesedidir… Bakarsın, kanlı halıya, kocanın elinden düşmüş tabancaya, ağlayamazsın. Senelerdir severek nefret ederek koynunda yattığın erkek ‘ölü’dür artık… İçin kin dolar. “Oysa o kimsenin kötülüğünü istememişti… Kimseye de bir kötülüğü dokunmadı..” diye düşünür, kapının önüne çıkarsın… O yakışıklı sendika liderinin gözünün ta içine bakarak mermer merdivenlerde iki basamak inersin. Sessizdir herkes. Herkes duymuştur silah sesini. Onun sebep olduğu sonucu görmesini istersin. Bir taraftan da sarılabileceğin tek adam odur bu dünyada. Gözlerini ayırmadan onun göz bebeklerinden, ‘GEL BURAYA!’ dersin…

Yönetmen devam eder…

İkinci hikaye daha farklı… Bir bayram sabahı… 3 yaşında olan oğlunu yepyeni aldığın giysilerinle donatmışsın. Defalarca öpmüşsün, koklamışsın. Annenlere ziyarete gitmek üzere kapının önündesiniz. Evin kapısını kilitlemek üzere anahtarını çıkartıyorsun ve oğlunun elini bir anlık bırakıyorsun. Bir çığlık atıyor oğlun ve koşmaya başlıyor. Bundan sonrasını yavaş çekim hayal et.. Sen anahtarı bırakıp, dönüyorsun ama oğlunun eli yetişemeyeceğin kadar uzakta… O anda caddede hızla gelen bir araba görüyorsun.

Siyah bir araba… ‘olacakları’ anlıyorsun. Bir çığlık çıkıyor gırtalağından.. Koşmaya başlıyorsun, 3 yaşındaki bir çocuğa yetişemeyerek …

Oğlunun çoktan caddeye vardığını farkettiğin zaman… dizlerinin üzerine çöküyorsun… Siyah araba geçerken caddeden başın dizlerinin arasında..

Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilemeden başın dizlerinin arasında öylece kalıyorsun. Sonra başını kaldırıyorsun oğlunun paramparça cesedine bakmak için… ve o korku dolu mavi gözleri görüyorsun karşı kaldırımın dibinde..

Annesine bakan korku dolu gözleri… Varmış karşı kaldırıma ama ayağı çamurda kaymış ve o güzel elbiseleri çamur içinde… Dizlerin parçalanmış ama, ayağa kalkıyorsun, ve bayramlık elbiselerinin kirlenmesine üzülen bir anne olmanın bilinciyle…. “GEL BURAYA!” diyorsun.

 

Üçüncü hikayede ise aldatılmış bir kadın rolü oynayacaksın. Gerçeği öğrendiğin o ana kadar delice sevdiğin kocanın seni aldattığını öğreniyorsun. Alıyorsun karşına ve konuşuyorsun… Sonra evden kovuyorsun onu yapman gerektiği gibi.

Aradan 1-2 hafta geçiyor. Kızgınlığınla başbaşa ve yalnız başına hep bu olayı düşünüyorsun. Bir akşamüstü kapı çalınıyor, açıyorsun ve kocanla gözgöze geliyorsun. Bütün olanları yeniden hatırlıyor, onun yüzüne bakıyorsun. Onun gözlerindeki ışıltının bir anda korkuya dönüştüğünü görüyorsun. O anda onun elindeki bir beyaz gülü görüyorsun…

Tekrar gözlerine bakıyorsun… Onun gözlerinde gördüğün üzüntü ve çaresizlik yüreğini buruyor ama kararından geriye dönüşün yanlış olduğunu bilerek şimşek bakışlarına devam ediyorsun.

Baktığın gözlerde çaresizlik büyüyor. Gözler yere bakmaya başlıyor. Sana bakmamasına rağmen gözyaşlarını görüyorsun o gözlerde, yüreğin yumuşuyor. Beyaz güle takılıyor gözlerin. Gülün titrediğini görüp şaşırıyorsun.

Kocan sürüdüğü ayakları ile geriye dönüyor. Gidip asansörü çağıran düğmeye basıyor.

Affediyorsun onu.

Kendiliğinden, sadece onun ve senin için… Asansör geliyor, kocan kapısını açıyor asansörün ve içinde ona serılmak, teselli, edilmek, teselli etmek ihtiyacı dayanamayacağın şekilde büyüyor… Derin bir nefes alıyor ve o asansöre girmek üzereyken ‘GEL BURAYA!’ diyorsun…

Hadi bakalım başla.” diyor yönetmen…

Aday bir an düşünür ve, “Siz bir kez söylerseniz ben aynısını yapabilirim.”der , ve rolü alır…

Ben de işe alırdım bu kızı….

Hanginiz bu üç “GEL BURAYA!” yı diyebilir?

Gökten üç elma düşmüş…

Tarihi çok net hatırlıyorum. 23 Nisan 1995. Çünkü 23 Nisan 1994 ve 23 Nisan 1996 da da Express Kargo’da çalışmıyordum ve 23 Nisan çocuk bayramıydı.

Bir gün önce yürütme kurulu toplantısında Batı Karadeniz dağıtım sorunları konuşulmuştu. Hiç ilgisiz biçimde Zonguldak şubesinin açılması kararı çıktı toplantıdan. Kahraman’da. “Tamam yarın hallederim Zonguldak şubeyi” dedi.

Toplantı çıkışı, Kahraman koluma girdi, “Fatih bey şubeyi ben yarın açarım ama heyecandan unutmuşum, benim araba bakımda, yarın birlikte gidip şubeyi birlikte açalım mı?” dedi. Hiç aklıma 23 Nisan’ın tatil olduğu falan gelmedi, akşam o zamanki eşimle bir miktar tartıştık da…

Ama sabahın karanlığında ben onu aldım, yola çıktık. Sabah 9 gibi Zonguldak’taydık.

Benim Zonguldak’a hayatımda ilk gidişim. Kahraman’da ilgisiz bir sebeple bir kere gitmiş.

“Nereye gideceğiz?” diye sordum şehire girdikten hemen sonra. “Sağdan devam edin Fatih bey” dedi. Sağ tarafta kocaman bir “Taşıt Giremez!” levhası. “Girilmez” diyor  dedim. “Yok, yok gir.” dedi

Girdim, ve 10 metre sonra burun buruna geldik bir arabayla.

O arabanın üstünde mavi kırmızı ışıklar yanıyor ve üstünde “155 Trafik” yazıyor.

Direksiyondaki polis bana vücut lisanıyla dedi ki.. “Bilader, ne iş?”

Ben de ona vücut lisanımla, “Ben de bilemedim valla.” dedim…

Ya vücudum çirkindi, ya lisanda aksanım bozuktu, ama direksiyon yanında oturan polis arkadaş elinde makbuzu ile indi arabasından benim yanıma geldi.

“Beyefendi, hayırdır?” dedi. “Bilader, ne iş?”in resmi söylenişi böyledir.

“Memur bey, ben ilk geliyorum Zonguldak’a” dedim. “Birsürü bando falan da vardı yolda bilemedim nereden merkeze gideceğimi.” deyince güldü memur bey. “Tamam siz geri çıkın, biz geçelim, malum biz de görevliyiz bayram sebebiyle, sonra devam edersiniz, en kestirme yol burası” dedi. “Bilmeden doğru gelmişsiniz” diye dalgasını da geçti. Tarfik polis arabasına yol verdik, sonra girilmez olması gereken o yoldan devam edip şehir merkezine ulaştık.

Ulaştık ama ne yapacağımızı hala anlamamıştım. Sordum Kahraman’a, “Şube yeri nasıl bulacağız?” diye.

“Kolay” dedi. Baktım hızlı hızlı bir yere gidiyor, takip ettim.

Yurtiçi Kargo şubesi önündeyiz. Azıcık tedirgin oldum açıkçası. Şubenin önü bir karnaval, İstanbul kamyonu indiriliyor. Bir bağırış çağırış. Kahraman kuryelerden birini kolundan tuttu, “Şube müdürü nerede?” diye sordu.

Bir kuryeye “Yetkili biri ile görüşmek istiyorum” derseniz. “Buyurun benim.” der müdürünü korumak içgüdüsüyle. Müdür nerde?” derseniz, “Aha orda” diye gösterir müdürü. Müdüre gittik, Kahraman “Selamünaleyküm” dedi, müdür de “Aleykümselam” dedi.

Kahraman, “Ben Express Kargonun bölge müdürüyüm, Zonguldak’ta şube açacağız, bildiğin bir yer var mı?” diye sorunca, müdür bir heyecanlandı. “Olmaz olur mu müdürüm, benim kayınço yeni bitirdi inşaatı. Ben bizimkilere yalvarıyorum ama ikna edemiyorum tutmaya” diyerek bizi ışıl ışıl bir binaya götürdü. Köşedeki bakkala rica etti kayınçosuna telefon ettirdi. (Sene 95 cep telefonları çıkmış ama çok pahalı) Kayınço da koşarak geldi. Şartlar çok uygun ama Kahraman “Biz azcık daha bakalım” diye beni kolumda tutup uzaklaştırdı. Sonra Aras Kargo şubesine gittik. Orada müdürü bulduk. O da aynı adresi göstermez mi? O da diyor ki, “Merkeze yalvardım ama, pahalı deyip kiralamıyorlar o yeri.”

Ona da teşekkür edip ayrıldık.

“Müdür bulmak lazım Fatih bey azıcık dolaşalım şehirde.” diyen Kahraman’ın peşine takıldım. Hızlı adımlarla Levi’s bayini bulduk ama patron dükkânda değil. Levi’s bizim en önemli müşterimiz. Zonguldak şube açma kararının en büyük tetikçisi. Şikâyet edip duruyor sürekli, “Malım geç geliyor” diye.

Patrona telefon ettirdik, onu beklerken birer çorba içtik bir esnaf lokantasında.

Patron geldi.

Kahraman hem kendini hem beni tanıttı.

“Sizin haklı şikayetleriniz için geldik” dedi. “Zonguldak’ta şube açacağız ama tüm arayışlarımıza rağmen iyi bir şube müdürü adayı bulamadık, sizin bize bir öneriniz olabilir mi?” deyince adamın yüzü ışıldadı. “Benim yeğen var” dedi.  Bir yıl oldu mezun olalı üniversiteden. Bölümünü bilmiyorum ama ODTÜ mezunu, sizi onunla görüştüreyim” diye koştu dükkâna telefon etmeye. Kahraman diyor ki, “Ya tatil günü sizi çok meşgul ettik, bizim de vaktimiz dar, İstanbul’a dönmemiz lazım” Adam koşarken “beş dakikaya gelir ya siz de bir daha zahmet etmezseniz buralara kadar”. Bi taraftan da tezgahtara diyor ki, “Kızım çay söyleyin misafirlerimize, çabuk, çabuk koşsana kızım” diye koşturuyor kızı.

Neyse, yeğen geldi. Pırıl pırıl bir delikanlı. Sonradan Express Kargonun en iyi şube müdürlerinden biri olduğunu biliyorum.

O şube müdürümüz,

O kirası yüksek denilen şubeyi Yurtiçi Kargo şube kirasının altına tuttu.

Yeğeni olduğu için değil, hizmeti iyi verdiği için Levi’s bayisi asla bir daha şikâyet etmedi.

Masal diyorum ya… Bitireyim bu yazıyı da…

Gökten üç elma düşmüş…