Duygusal ya da komik hikayeler

GEL BURAYA!

Hatırlar mısınız bilmem… “Bütün Dünya” diye bir dergi vardı. Readers’ Digest dergisinin Türkçe versiyonu… 40’lı, 50’li 60’lı yıllarda doğanlar hatırlar. Orada okumuştum. Tamamını hatırlamıyorum ama hatırlamadığımı uydururum. Hoş bir hikayeydi.

Genç bir kız artist olmak ister, Uğraşır didinir. En sonunda bir yönetmenle bir mülakat yapma şansını elde eder. Mülakatta yönetmen son bir kez sınar güzel ve akıllı kızı. “Senden üç kez  ‘Gel buraya’ demeni istiyorum” der. “Hikayelerini anlatacağım sana.“

“Birinci hikaye şöyle… Çok zengin bir adamla evlisin. Ama ekonomik kriz yüzünden kocanın işleri pek iyi değil. Şirketlerin yaşaması için işçi çıkartmak gerekli. Kocan bu kararı alır ve şirketin binlerce işçisinden 400 işçi çıkarma kararı alır. Bunun üzerine sendika sizin muhteşem villanızın önüne bu işçilerle birlikte gelirler. Günlerce orada gösteriler yaparlar. Öyle ki, evden çıkamaz duruma gelirsin. Kocan ise her sabah işe gider. Birlikte aldığınız o BMW’ye domates, yumurta atılır her sabah. Oysa sen gerçeği biliyorsundur. Şirket batmıştır zaten. Kocanın son bir çıkış bulmak için çabalarını günlerce çaresiz seyredersin. O sırada kalabalığın arasında birisi dikkatini çeker. Defalarca gözgöze gelirsin onunla. Televizyondaki haberlerden onun sendikanın gelecek vaadeden liderlerinden biri olduğunu da öğrenirsin. Nedenini bilemeden kanın kaynar ona, seversin. Bir sabah, televizyonda haberleri izlersiniz kocanla birlikte. Borsa’nın çöktüğünü dinlersiniz. Kocanın son umudu olan borsa yatırımları… Pencereye doğru yürürsün, kocanın farkında olmadan. O güzel ‘sendika lideri’ ile yeniden gözgöze gelirsin… Bir silah sesi patlar kulaklarında. Kocanın çalışma odasına koşarsın… Kapıyı açamazsın arkasında bir şey vardır. Açarsın iteleye kakalaya… İteleyip kaladığın şey kocanın cesedidir… Bakarsın, kanlı halıya, kocanın elinden düşmüş tabancaya, ağlayamazsın. Senelerdir severek nefret ederek koynunda yattığın erkek ‘ölü’dür artık… İçin kin dolar. “Oysa o kimsenin kötülüğünü istememişti… Kimseye de bir kötülüğü dokunmadı..” diye düşünür, kapının önüne çıkarsın… O yakışıklı sendika liderinin gözünün ta içine bakarak mermer merdivenlerde iki basamak inersin. Sessizdir herkes. Herkes duymuştur silah sesini. Onun sebep olduğu sonucu görmesini istersin. Bir taraftan da sarılabileceğin tek adam odur bu dünyada. Gözlerini ayırmadan onun göz bebeklerinden, ‘GEL BURAYA!’ dersin…

Yönetmen devam eder…

İkinci hikaye daha farklı… Bir bayram sabahı… 3 yaşında olan oğlunu yepyeni aldığın giysilerinle donatmışsın. Defalarca öpmüşsün, koklamışsın. Annenlere ziyarete gitmek üzere kapının önündesiniz. Evin kapısını kilitlemek üzere anahtarını çıkartıyorsun ve oğlunun elini bir anlık bırakıyorsun. Bir çığlık atıyor oğlun ve koşmaya başlıyor. Bundan sonrasını yavaş çekim hayal et.. Sen anahtarı bırakıp, dönüyorsun ama oğlunun eli yetişemeyeceğin kadar uzakta… O anda caddede hızla gelen bir araba görüyorsun.

Siyah bir araba… ‘olacakları’ anlıyorsun. Bir çığlık çıkıyor gırtalağından.. Koşmaya başlıyorsun, 3 yaşındaki bir çocuğa yetişemeyerek …

Oğlunun çoktan caddeye vardığını farkettiğin zaman… dizlerinin üzerine çöküyorsun… Siyah araba geçerken caddeden başın dizlerinin arasında..

Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilemeden başın dizlerinin arasında öylece kalıyorsun. Sonra başını kaldırıyorsun oğlunun paramparça cesedine bakmak için… ve o korku dolu mavi gözleri görüyorsun karşı kaldırımın dibinde..

Annesine bakan korku dolu gözleri… Varmış karşı kaldırıma ama ayağı çamurda kaymış ve o güzel elbiseleri çamur içinde… Dizlerin parçalanmış ama, ayağa kalkıyorsun, ve bayramlık elbiselerinin kirlenmesine üzülen bir anne olmanın bilinciyle…. “GEL BURAYA!” diyorsun.

 

Üçüncü hikayede ise aldatılmış bir kadın rolü oynayacaksın. Gerçeği öğrendiğin o ana kadar delice sevdiğin kocanın seni aldattığını öğreniyorsun. Alıyorsun karşına ve konuşuyorsun… Sonra evden kovuyorsun onu yapman gerektiği gibi.

Aradan 1-2 hafta geçiyor. Kızgınlığınla başbaşa ve yalnız başına hep bu olayı düşünüyorsun. Bir akşamüstü kapı çalınıyor, açıyorsun ve kocanla gözgöze geliyorsun. Bütün olanları yeniden hatırlıyor, onun yüzüne bakıyorsun. Onun gözlerindeki ışıltının bir anda korkuya dönüştüğünü görüyorsun. O anda onun elindeki bir beyaz gülü görüyorsun…

Tekrar gözlerine bakıyorsun… Onun gözlerinde gördüğün üzüntü ve çaresizlik yüreğini buruyor ama kararından geriye dönüşün yanlış olduğunu bilerek şimşek bakışlarına devam ediyorsun.

Baktığın gözlerde çaresizlik büyüyor. Gözler yere bakmaya başlıyor. Sana bakmamasına rağmen gözyaşlarını görüyorsun o gözlerde, yüreğin yumuşuyor. Beyaz güle takılıyor gözlerin. Gülün titrediğini görüp şaşırıyorsun.

Kocan sürüdüğü ayakları ile geriye dönüyor. Gidip asansörü çağıran düğmeye basıyor.

Affediyorsun onu.

Kendiliğinden, sadece onun ve senin için… Asansör geliyor, kocan kapısını açıyor asansörün ve içinde ona serılmak, teselli, edilmek, teselli etmek ihtiyacı dayanamayacağın şekilde büyüyor… Derin bir nefes alıyor ve o asansöre girmek üzereyken ‘GEL BURAYA!’ diyorsun…

Hadi bakalım başla.” diyor yönetmen…

Aday bir an düşünür ve, “Siz bir kez söylerseniz ben aynısını yapabilirim.”der , ve rolü alır…

Ben de işe alırdım bu kızı….

Hanginiz bu üç “GEL BURAYA!” yı diyebilir?

Gökten üç elma düşmüş…

Tarihi çok net hatırlıyorum. 23 Nisan 1995. Çünkü 23 Nisan 1994 ve 23 Nisan 1996 da da Express Kargo’da çalışmıyordum ve 23 Nisan çocuk bayramıydı.

Bir gün önce yürütme kurulu toplantısında Batı Karadeniz dağıtım sorunları konuşulmuştu. Hiç ilgisiz biçimde Zonguldak şubesinin açılması kararı çıktı toplantıdan. Kahraman’da. “Tamam yarın hallederim Zonguldak şubeyi” dedi.

Toplantı çıkışı, Kahraman koluma girdi, “Fatih bey şubeyi ben yarın açarım ama heyecandan unutmuşum, benim araba bakımda, yarın birlikte gidip şubeyi birlikte açalım mı?” dedi. Hiç aklıma 23 Nisan’ın tatil olduğu falan gelmedi, akşam o zamanki eşimle bir miktar tartıştık da…

Ama sabahın karanlığında ben onu aldım, yola çıktık. Sabah 9 gibi Zonguldak’taydık.

Benim Zonguldak’a hayatımda ilk gidişim. Kahraman’da ilgisiz bir sebeple bir kere gitmiş.

“Nereye gideceğiz?” diye sordum şehire girdikten hemen sonra. “Sağdan devam edin Fatih bey” dedi. Sağ tarafta kocaman bir “Taşıt Giremez!” levhası. “Girilmez” diyor  dedim. “Yok, yok gir.” dedi

Girdim, ve 10 metre sonra burun buruna geldik bir arabayla.

O arabanın üstünde mavi kırmızı ışıklar yanıyor ve üstünde “155 Trafik” yazıyor.

Direksiyondaki polis bana vücut lisanıyla dedi ki.. “Bilader, ne iş?”

Ben de ona vücut lisanımla, “Ben de bilemedim valla.” dedim…

Ya vücudum çirkindi, ya lisanda aksanım bozuktu, ama direksiyon yanında oturan polis arkadaş elinde makbuzu ile indi arabasından benim yanıma geldi.

“Beyefendi, hayırdır?” dedi. “Bilader, ne iş?”in resmi söylenişi böyledir.

“Memur bey, ben ilk geliyorum Zonguldak’a” dedim. “Birsürü bando falan da vardı yolda bilemedim nereden merkeze gideceğimi.” deyince güldü memur bey. “Tamam siz geri çıkın, biz geçelim, malum biz de görevliyiz bayram sebebiyle, sonra devam edersiniz, en kestirme yol burası” dedi. “Bilmeden doğru gelmişsiniz” diye dalgasını da geçti. Tarfik polis arabasına yol verdik, sonra girilmez olması gereken o yoldan devam edip şehir merkezine ulaştık.

Ulaştık ama ne yapacağımızı hala anlamamıştım. Sordum Kahraman’a, “Şube yeri nasıl bulacağız?” diye.

“Kolay” dedi. Baktım hızlı hızlı bir yere gidiyor, takip ettim.

Yurtiçi Kargo şubesi önündeyiz. Azıcık tedirgin oldum açıkçası. Şubenin önü bir karnaval, İstanbul kamyonu indiriliyor. Bir bağırış çağırış. Kahraman kuryelerden birini kolundan tuttu, “Şube müdürü nerede?” diye sordu.

Bir kuryeye “Yetkili biri ile görüşmek istiyorum” derseniz. “Buyurun benim.” der müdürünü korumak içgüdüsüyle. Müdür nerde?” derseniz, “Aha orda” diye gösterir müdürü. Müdüre gittik, Kahraman “Selamünaleyküm” dedi, müdür de “Aleykümselam” dedi.

Kahraman, “Ben Express Kargonun bölge müdürüyüm, Zonguldak’ta şube açacağız, bildiğin bir yer var mı?” diye sorunca, müdür bir heyecanlandı. “Olmaz olur mu müdürüm, benim kayınço yeni bitirdi inşaatı. Ben bizimkilere yalvarıyorum ama ikna edemiyorum tutmaya” diyerek bizi ışıl ışıl bir binaya götürdü. Köşedeki bakkala rica etti kayınçosuna telefon ettirdi. (Sene 95 cep telefonları çıkmış ama çok pahalı) Kayınço da koşarak geldi. Şartlar çok uygun ama Kahraman “Biz azcık daha bakalım” diye beni kolumda tutup uzaklaştırdı. Sonra Aras Kargo şubesine gittik. Orada müdürü bulduk. O da aynı adresi göstermez mi? O da diyor ki, “Merkeze yalvardım ama, pahalı deyip kiralamıyorlar o yeri.”

Ona da teşekkür edip ayrıldık.

“Müdür bulmak lazım Fatih bey azıcık dolaşalım şehirde.” diyen Kahraman’ın peşine takıldım. Hızlı adımlarla Levi’s bayini bulduk ama patron dükkânda değil. Levi’s bizim en önemli müşterimiz. Zonguldak şube açma kararının en büyük tetikçisi. Şikâyet edip duruyor sürekli, “Malım geç geliyor” diye.

Patrona telefon ettirdik, onu beklerken birer çorba içtik bir esnaf lokantasında.

Patron geldi.

Kahraman hem kendini hem beni tanıttı.

“Sizin haklı şikayetleriniz için geldik” dedi. “Zonguldak’ta şube açacağız ama tüm arayışlarımıza rağmen iyi bir şube müdürü adayı bulamadık, sizin bize bir öneriniz olabilir mi?” deyince adamın yüzü ışıldadı. “Benim yeğen var” dedi.  Bir yıl oldu mezun olalı üniversiteden. Bölümünü bilmiyorum ama ODTÜ mezunu, sizi onunla görüştüreyim” diye koştu dükkâna telefon etmeye. Kahraman diyor ki, “Ya tatil günü sizi çok meşgul ettik, bizim de vaktimiz dar, İstanbul’a dönmemiz lazım” Adam koşarken “beş dakikaya gelir ya siz de bir daha zahmet etmezseniz buralara kadar”. Bi taraftan da tezgahtara diyor ki, “Kızım çay söyleyin misafirlerimize, çabuk, çabuk koşsana kızım” diye koşturuyor kızı.

Neyse, yeğen geldi. Pırıl pırıl bir delikanlı. Sonradan Express Kargonun en iyi şube müdürlerinden biri olduğunu biliyorum.

O şube müdürümüz,

O kirası yüksek denilen şubeyi Yurtiçi Kargo şube kirasının altına tuttu.

Yeğeni olduğu için değil, hizmeti iyi verdiği için Levi’s bayisi asla bir daha şikâyet etmedi.

Masal diyorum ya… Bitireyim bu yazıyı da…

Gökten üç elma düşmüş…

Faiz haram mıdır?

Hepimiz işimizi “iyi” yapmaya çalışırken bazen yanlış şeyler yaptık, yapmaya zorlandık. Halen de zorlanıyoruz büyük ihtimalle.

Bu hikayeyi anlatmaya başlamadan önce, bir başka hikaye anlatmak istiyorum.

Hikaye bu akşamın hikayesi.

Benim annem 86 yaşında, Alzheimer hastası. Hatırlamakta zorluk çekiyor yakın olayları. Eski anılar ise sapasağlam, yeri geldiğinde anlatıyor 55 yıl önceki anılarını. Biz de uğraşıyoruz anlatsın diye. İyi geliyor ona anlatmak.

Bu akşam bir anısını anlattı ki dağıttı beni.

“Bir müşterimiz var bankada, parasını vadesiz hespta tutan bir kadın. Parasını da çekmiyor zırt pırt. O zamanlar bankaların başarı kriterleri farklı. Vadeli hesap, vadesiz hesap oranı o günlerde önemli bir kriter. Kadını hesabını vadeli yapması için ikna etmeye çalışıyorlar. Kadın da “Faiz haramdır, ben faiz almam” diye direniyor.

Annem, farklı düşünmeyi başarıp, kadını ikna ediyor.

Dediği şu: “Hanımefendi, faiz haram diye düşünüyorsanız, paranızı vadeli yatırın, faizi siz almayın, ya alıp, ihtiyacı olan birisine verip sevaba girin, ya da bize talimat verin, biz ihtiyacı olan bir kişi bulup faizi ona verelim.”

Kadın ikna olmuş, parasını 6 aylık vadeli hesaba yatırmış.

Altı ay sonra, kadın şubeye gelmiş sevap için. “Ne kadar faiz oldu diye sormuş. Annem kartoteks dolabından kadının kartını çıkartmış, Facit hesap makinasıyla hesabı yapmış, “312 lira 17 kuruş” demiş

Kadın, “ayy, çokmuş…” deyip şubeden çıkıp gitmiş.

Sevabın sınırı varmış demek ki.

Günah diye bir şey yok hayatta, sınırlarımız ve eğer varsa ahlakımız var!

 

 

Yöneticinin ve çalışanın sıkıntısı

Tarih boyunca bu böyle oldu, ve böyle olmaya devam edecek gibi görünüyor.

Genç çalışanlarla, tecrübeli çalışanlar arasında çatışma şekil değiştirerek devam ediyor. Gençlere kulak verdiğinizde, çok haklı cümleler dinliyorsunuz.

“Abi, herif, (herif dediği CEO) sigara molalarının bilgisayar raporuna bakıyormuş, günde 3 sigara molasına çıkanların listesini istemiş. 3 ten fazla sigara içenleri işten atacakmış. Üstüne üstlük, şirket internetinin, tüm facebook, instagram çıkışlarını yasaklamış.”

“Abi, onu bırak, bizimkisi çay kahve içmeleri kayıt altına alıyor. Geçen koridorda “masrafları kısmamız lazım, masrafları kısmamız lazım” diye mırıldanırken Hasan görmüş. Hasan’a gülümseyip elini sıkıp, yanaklarından öpmüş. Hasan panikte tabi, “kıdem tazminatımı alınca hepinizi bara götürecem lan.” diyor.

“ ’Yarına bitsin bu rapor, yoksa külahları değişiriz.’ dedi bana, sabaha kadar şirketten çıkmadım, üç gün oldu, bir daha sormadı raporu bana.”

Bu günlerde en çok görülen laf ise şu!

“Abi bunun olması için, şunun şunu, bunun bunu yapması lazım!”

Kimse demiyor ki, “Benim şunu yapmam lazım!”

Her genç başkasının ne yapması gerektiğini biliyor. Onlar yapılırsa, o da sığ sularda yapması gerekeni yapacak.

Yukarıdaki cümleyi, gençleri aşağılamak için yazmadım. Unutmayın, gençler yeni başladılar bu yola, daha sığ sulardalar, siz başladığınız zaman, hep sizin yanınızda oluyorlar. Karşınıza değil yanınıza almak gerekiyor onları.

Tecrübeli çalışanlara kulak verdiğinizde onlar da eşdeğerde haklı cümleler kuruyorlar.

“Bir kişi de ben söylemeden bir şeyi akıl etsin abi, ben söylemeden hiçbir şey yapılmıyor bu şirkette.”

“Bütün gün lâk lâk. Bütün gün facebook, instagram. Geçenlerde IT departmanından bir rapor istedim, sosyal iletişim sitelerine erişime bir bakın dedim, gelen rapora inanamazsın. Şirketin toplam internet erişiminin %32 si sosyal iletişim. Yasakladım tabi erişimi.”

“Çayı kahveyi yasaklamak, mümkün değil tabi, ama çaycıları işten çıkarttım, Çay kahve otomatları koydum her kata. Geçen aşağı katlara indim, her odada su ısıtıcı var anasını satayım. Biz bunlara çay kahve içsinler diye maaş veriyoruz sanki.”

Eminim pozisyonunuza göre yukarıdaki cümlelerden bir ikisini haklı buldunuz, bir iki cümleye de “Çüşş, bu kadar olmaz ki!” dediniz.

Genç kuşak ile bir kıdemli kuşak arasında hep iletişim sıkıntısı olmuştur ama…

Türk iş hayatının hiçbir döneminde bu iki kuşak arasında iletişimsizlik bu boyutta olmamıştı.

Gözlediğim sonuç ise felaket boyutunda artık.

“Yetenekli” gençler sık sık istifa ediyor. Çünkü yeni iş bulabiliyor, buldukları işleri terk edenlerin niye istifa ettiklerini sorgulamıyor.  Sorgulasa hepsinde kendisini bulacak.

Yetenekli yöneticiler ise, yetenekli eleman bulamamaktan şikâyet ediyor.

Ben Nasrettin Hoca karakterli olduğum için, iki taraf ta haklı diyeceğim.  😀

Nasrettin hoca karakterli olmasaydım, “İki taraf ta haksız” derdim. Ama iki cevap ta yanlış.

Bulunduğunuz tarafı bırakabilirseniz, karşı tarafa kulak verebilirseniz, farklı ifadeler kulağınıza çalınacak.

Yasaklamaya başlayan yöneticiler aslında size yetemediklerini biliyorlar ama çözüm bulamıyorlar.

Çay kahve yasağınızla dalga geçen gençler, çay kahve meraklısı değiller ama ne yapmaları gerektiğini bilmiyorlar. “Şunu yap!” diye anlamlı bir cümle kurmanızı bekliyorlar. Eskiden buna “motivasyon” denirdi.

Ama her ikisinin de bilmesi gereken şey şu!

Konuşmuyorsunuz.

Elbette konuşuyorsunuz gün boyunca ama iletişemiyorsunuz. Derdinizi anlatamıyorsunuz, karşı tarafın anlatmayı beceremediği şeyi doğal olarak anlamıyorsunuz.

Bir köprüdeki iki keçi gibisiniz.

Sonuçta ikiniz de köprüyü geçemediğiniz gibi, tek hedefiniz suya düşmemek oluyor ki, bu çalıştığınız şirkete zarar veriyor.

Sonuçta, istifa ediyorsunuz, kovuluyorsunuz.

Çalıştığınız şirket sizi işe almakla hedeflediği şeylerden gün geçtikçe uzaklaşıyor.

İşin kötüsü ikiniz de bunun farkında değilsiniz.

Farklılıklar ve ÇÖZÜM!

Bu sektörde farklı olanlar da oldu elbette.  Bilinçli farklılar mı bilmiyorum. Varan Kargo Tamamı ile tesadüf bir farklılıktır.

Bu kargo işleri benim anlattığım gibi kendi içinde debelenirken, Varan Otobüs firması dosya ve ufak paket taşımaya başladı, adına da “Varan Kargo” dedi. Fiyatlar kargo firmalarının bir tık üstünde. Gelip adresinizden almıyorlar, gönderinizi de alıcısı gelip Varan şubesinden almak zorunda. Yani adresten alma ve adrese teslim maliyetleri sıfır. İşin ilginci taşıma maliyetleri de sıfır çünkü otobüsün bagajına koyuyorlar paketleri. Çok fazla kargo olursa otobüsün arkasına bir römork bağlıyorlar. Otobüs zaten gidiyor gideceği şehre. Hemen hemen sıfır maliyetle inanılmaz paralar kazandılar. Artık otobüs bagajında kargo taşımak yasak. Niye yasak hiç anlayamıyorum. Ajlan, Express Kargoyu otobüs bagajlarında başlatmıştı.

Varan Kargo ne zaman ki “gerçek kargo” (ne demekse?) yapmaya çalışıp diğer kargo şirketlerine benzediyse, zarar edip kapattılar.

Şikayetlere bakınca, Türkiye’de kargo işinin “doğru” yapıldığını söyleyebilmek mümkün değil. Öylesine yanlışlar yapılıyor ki e-ticaret firmaları kendi dağıtım şirketlerini kuruyorlar ve bunun için büyük paralar harcamalarına rağmen “efsane cuma” günlerinden tertemiz çıkamıyorlar.

Bu noktadan sonra çözüm var mı?

Tabi ki var.

Çözüm:

Segmentasyon.

Kargo işi o kadar büyük bir lokma oldu ki, bir kerede ısıracak bir ağız mevcut değil. Parçalara böleceksiniz. Küçük lokmaları doğru ağızlarla ısıracaksınız. Şirketinizi kolayca ısırılabilecek lokmalara böleceksiniz. Hukuki ve mali olarak değil, yönetim açısından böleceksiniz. İlk iş dosya dediğiniz zarfları ayırmak olmalı. Zarfların şehirlerarası taşıması hiçbir şekilde sıkıntı değil. Bu konuda diğer organizasyonlarla iş birliği yapmakta da sıkıntı yok.

Sanayi müşterileriniz tamamı ile ayrı bir organizasyonda yönetilmeli. Onlar, farklı bir hizmet istiyorlar çünkü. Onlar gerçek anlamda “Lojistik Hizmet” istiyorlar. Zarf müşterileri böyle bir hizmet istemiyorlar.

E-Ticaret müşterileri ise bambaşka bir segment. Bambaşka yönetilmeli. E-ticaret kargosunu aldığınızda evrakı ve etiketi müşteri tarafından hazırlanmalı ve kolinin üstünde olmalı. Kolinin üstündeki karekodda hangi kamyona yüklenebileceği yazmalı. Hangi araçla, saat kaçta müşteriye teslim edileceğini hesaplayabilmeniz lazım. Gelen kolilerin sayısının kapasitenizi geçmesi durumunda, yazılım, CEO’nun poposuna elektrik vermeli ve uykusundan uyandırabilmeli. Araç, kurye bulunması lazım.

Şu anda herkesin uyanması lazım artık. Bu sektör bambaşka bir sektör ve bu sektöre para yatıranlar çok büyük paralar kazanacaklar.  Bunun için e-ticaret firmalarının kullanacakları yazılımları siz üretmeli ve onlara bedava vermelisiniz.

7/24 simgesi rüyanıza girmiyorsa, Pazar sabahı, bir adamın sevgilisine bir gül teslim etmeyi taahhüt etmeyi hayal edemiyorsanız, lojistik sektörü artık size göre değil demektir.

Bu sistemleri tepeden yönetebilmek için tek çareniz var: Yazılım.

Şu anda kullandığınız yazılımı çöpe atıp, yepyeni bir yazılım üretmeniz lazım. Kullandığınız barkod sistemini terk edip 4000 karakter depolayabilen karekod sistemlerine geçmeniz gerek. Taşıma evraklarınızı yeniden tasarlamalı, hatta hepsini yok etmelisiniz. Kullandığınız barkod okuma cihazlarını çöpe atmalı, her şeyi mobil uygulamalarla halletmelisiniz. Teslimatta imza almak (zaten almıyorsunuz) bitti artık. Kuryeleriniz bunu anladıkları için imza almadan gidiyorlar. Ama müşterinin, kapının bir fotoğrafını çekebilirler. Hatta müşteriyle selfie bile çekebilirler. (Şaka falan değil!)

Bu devrimi gerçekleştiremezsiniz, yok oluşa evrileceksiniz.

Çözüm var, ama bunları yapabilecek vizyona sahip patronlar ve yöneticiler var mı bilmiyorum.

Kendim için dilediğim şeyi, sizler için de diliyorum.

Tanrı Türkiye’de herkese sipariş verdiğini ertesi gün (daha iyisi gün içinde) teslim almayı nasip eylesin.

Amin.

Kargo Sektörü evriliyor ama nereye doğru?

Kargo sektörünü CargoTech çok etkiledi. Birçok şirket sektöre daldı. Örneklerden birisi Ulusoy. Varan da o sırada kargo sektörüne girdi ama o hikâye çok farklı bir hikaye. İlerde anlatacağım. Ulusoy  daha önce beni ikna etmiş olan Celal’i genel müdür olarak işe aldı. Başarı, başarısızlık konusunda çok yazmak istemiyorum ama sonuçta Ulusoy, grup olarak Ulusoy Kargoyu Celal’e bıraktı. Celal, şirketin adını değiştirdi. Cargo@Cargo. Şirketin logosu ve renklerine baktığınız zaman bana bizden kopya çekmişler gibi geldi her zaman ama günahlarını almayalım. CargoTech TNT lojistiğe satıldıktan sonra Celal’de Cargo@Cargo’yu Yurtiçi Kargoya sattı. Hem de bizden çok iyi bir fiyatla.

Horoz’da lojistik işine girdi. Aras kargo Fillo Lojistiği kurdu.

Koca Yusuf Nakliyat firması tüm kamyonlarına “Koca Yusuf Logistics” logosunu yazdırdı. Bir akşam eve dönerken hanımla şakasını yaptık, ertesi gün yolladığı fotoğrafı görünce ağzım açık kaldı. “Harput Logistics” de artık yollardaydı. Dedim ya, CargoTech çok etkilemişti tüm sektörü.

Artık “nakliye”ciler sadece evden eve taşımacılık yapanlardı. Onlar da “Ne ilgisi var lan?” diyerek evden eve lojistik yapmama basiretini gösterdiler.

1995 yılında şirketi ilk kurarken, isim tescili için Sanayi ve Ticaret Bakanlığı ismimizi tescil etmedi. Şirketin arzulanan adı “CargoTech Lojistik Dağıtım Sanayi ve Ticaret A.Ş.” idi.

Tescil etmeme gerekçelerini duyunca yıkıldık.

“Lojistik askeri bir terim olduğu için şirket adında kullanılamaz.” demişlerdi.

Uzun çabalar sonucu bir şekilde ikna oldular ve adımız tescillendi. Ama ne kadar uğraştıysak CargoTech adını kabul ettirememiştik. KargoTek olarak tescil edildik.

Bütün şirketler lojistiğe yönelmişti ama şekil olarak.

O zamanlar (ve hala) bir şube müdürünün performansı yaptığı ciroyla ölçülüyordu. Biz “Paradigm Shift” yapmıştık.  Bizim şube müdürlerinin performansını teslimatlarının düzgünlüğüyle ölçtük. Şube müdürlerimize bunu anlatabilmek çok uzun zaman aldı. Bir Trabzon şube müdürümüz vardı hiç unutmam. Biz teslimat performansını anlattıkça o Trabzon’dan mevsiminde dönüş yükü olarak çay yükleyebileceğini anlatırdı. Ama bizim taşıma fiyatlarını indirmemiz gerektiğini anlatırdı hep. Teslimat performansını anlatamadık aylarca. Sonuçta doğal olarak ayrıldı yollarımız.

Bir şirketin başarısını üç faktör oluşturur. Bunlardan birincisi şirketin vizyonudur. Eğer çalışana anlatıp benimsetemezseniz bu vizyonun hiç kıymeti yoktur.

İkincisi çalışan niteliğidir. İyi çalışanlara sahipseniz, şirketin yolu açılır.

Üçüncüsü için hiçbir şey yapamazsınız. Talihtir üçüncü faktör. Şirketin talihi varsa siz yürümeyi hayal ederken, şirket uçar gider. Sizle hiç ilgisi olmayan bir sendika rakibinizde grev yapar, işinizin hacmini bir gecede patlatır. Talihi yoksa işin, grev yapılan firma siz olursunuz.

İlk iki faktör için elinizden geleni yaparsınız. Üçüncü faktör için yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur.

2001 sonrası Kargo sektörünü hep dışardan izledim. Sektörde tecrübe kazanmış olanlar, hep bilir bu gerçekleri. Bir şubenin önünden geçerken anlarsınız şubenin ve şirketin durumunu. Daha ilginci, artık internet var, insanlar yazıyorlar bir yere yaşadıklarını. Hele bir site var ki…

Sitenin adı sikayetvar.com. İsterseniz kargo şirketlerinin durumuna bir bakalım bu siteden.

11/01/2018 tarihindeki durum.

 

Yurtiçi Kargo:

Müşteri memnuniyeti %34

Teşekkür oranı %7

Şikâyet 13.266

Aras Kargo:

Müşteri memnuniyeti %21

Teşekkür oranı %4

Şikâyet 45.495

MNG Kargo:

Müşteri memnuniyeti %17

Teşekkür oranı %3

Şikâyet 17.153

Sürat Kargo:

Müşteri memnuniyeti %49

Teşekkür oranı %22

Şikâyet 26.484

 

Rakam yorumlamasını biliyorsanız durumun çok kötü olduğunu görebilirsiniz. Bu rakamlar sadece sikayetvar.com a yazanlar için. Hiç yazmayanları bilebilmek mümkün değil.

Şimdi bir de e-ticaret şikayetlerine bakalım.

Hepsiburada.com

Müşteri memnuniyeti %31

Teşekkür oranı %9

Şikâyet 22.464

N11.com:

Müşteri memnuniyeti %55

Teşekkür oranı %25

Şikâyet 5.371

Gittigidiyor.com:

Müşteri memnuniyeti %31

Teşekkür oranı %12

Şikâyet 8.907

Bu şikayetlerin en az %50 si kargo şirketleriyle ilgili. Durum çok kötü yani.

Aslına bakarsanız, www.sikayetvar.com sitesinde kargo kelimesini sorguladığınız zaman ikiyüz binin üstünde şikayet var.

Peki neden böyle ve bu durum nasıl düzeltilebilir?

Önce işin neden böyle kısmına bakalım.

90’lı yılların sonuna doğru başladı Türkiye’de e-ticaret. İlerici ve öncü, geleceği doğru tahmin edenler bu sektöre girdiler. Önceleri sadece web sitelerine konsantre oldular. Sonra e-ticaret sektörünün başarısının en önemli ayağının lojistik olduğunu acı tecrübeler yaşayarak öğrendiler. Ama başka çareleri yoktu. Kargo firmalarıyla yapacaklardı bu işi. Kargo şirketlerini adam etmeye çalıştılar ama kargo şirketlerini hiç anlamadılar.

Kargo nasıl taşınıyordu bu ülkede. İnanmayacaksınız ama Kargo sektörünün gerçek doğuş yılı olan 1987 yılından beri yöntem hiç değişmedi. 30 yıldır kargo bu ülkede aynı şekilde taşınıyor.

Birtakım teknolojiler (barkod, konveyörler, vs.)  sisteme enjekte edildi, ama yöntem hiç değişmedi. Hadi ben size 1995 te nasıl yapıldığını anlatayım da gülün (ya da ağlayın).

Siz telefon ediyorsunuz kargo şubesine “Kargom var, gel al!” diyorsunuz. İyi şube, “Ne kadar kargo var?” diye soruyor, amacı gönderdiği aracın verdiğiniz malı alabilmesi. Günün hangi saatinde telefon ederseniz edin, araç size 16:00 17:30 arasında geliyor. Size bir ambar tesellüm fişi veriyor, malı verdiğinizi bununla ispat edebilesiniz diye.

Bugün ise, telefon etmiyorsunuz, günün belirli saatlerinizde biriken kargo bilgilerinizi bilgi işlem sisteminiz otomatik olarak kargo şirketinin bilgi işlem sistemine otomatik olarak gönderiyor. Çok malınız olduğunda erkenden bir araç geliyor mu? Bazen. Çünkü kargo firmasında bir insanın sistemine bakıp, araç ayarlaması yapması lazım. Bazen bakıyorlar, ama genel olarak yapılan, her gün aynı aracı yollamak. O araç malı alamazsa o zaman çözüm bulunmaya çalışılıyor.

Araç geldi, kargolarınızı aldı. Şubeye götürdü. Şubede faturalar kesildi. Barkodlar basıldı. Kolilerin üstlerine yapıştırıldı. O koliler bir kamyonete ya da kamyona yüklendi, aktarma merkezine doğru yola çıktı.

Bugün (eğer hacminiz yeterince büyükse), sizin deponuz kargo şubesi oluyor. Sizden kargolarınızı aldıkça faturaları ve barkod etiketleri basıyorlar. Gene kamyon veya kamyonete yüklenip aktarma merkezine gönderiliyor.

Kamyonlar, kamyonetler en erken 21:00 civarında aktarma merkezine varıyor.

Aktarma merkezi dediğiniz yer 1995 te kamyonların sıra sıra dizildiği kocaman bir yer. O kocaman yerin bir ya da bir kaç girişi var. Kargoları taşıyan bir kamyonet içeri girdiği an kamyonetin kapıları açılıyor ve üzerine “okuyucu” adını verdiğimiz bir adam çıkıyor. Kamyonetin yanına da “yazıcı” adı verilen bir adam yanaşıyor. Yazıcının elinde bir kağıt var yazdığı, doğal olarak diğer elinde bir kalem.

Okuyucu kamyonetteki kolileri birer birer alıyor ve aldığı kolinin üstündeki yazıları bağıra çağıra okumaya başlıyor. “294353 ADANA, 294359 ANKARA, 360 ANKARA, 294358 ANTALYA, 360 a bir ilave…” Kamyonetin önünde çalışanlardan oluşan bir kuyruk oluşuyor. Bildiğin insan konveyörü. Yazıcı her okunan koliyi “İniş listesi” denilen bir listeye yazıyor. Amaç her şeyi kayıt altına almak. İnsan konveyörü ise kendisine kamyonetten verilen koliyi okuyucunun bağırdığı ilin kamyonuna götürüyor. Her kamyonun başında bir yazıcı olması lazım tabi ki, onlar da “Yükleme listesi” denilen belgeyi dolduruyorlar. Yüklenen kamyonların üstünde de “istifçi” denilen çalışanlar var. Onlarda gelen kolileri kamyona uygun biçimde yüklüyorlar. İstifçi deyip geçmeyin, kargo dünyasının en önemli insanıdır. Senin iki kamyona yüklediğin malı, bir kamyonete sığdırabilir iyi bir istifçi. Çünkü her çeşit koli vardır Türkiye ticaretinde. Minnacık bir rulman kolisi 70 kg ağırlığındadır. Oysa kocaman bir tekstil kolisi 4 kg ağırlığındadır.  Tekstil kolisinin üstüne rulman kolisini koyarsan, doğası gereği rulman kolisi, tekstil kolisini ve içindeki gelinliği delip dibe iner. Turşu kolisi altındaki tüm koliler ıslatmaya meyillidir. Ve en önemlisi o kamyon yüklendikten sonra, bir santimetreküp boş hacim kalmamalıdır.

Hiç unutmam, evimi Beylikdüzü’nden Edremit’e taşıyoruz. “Okuyucu” dediğimiz canım Eko evden taşıyacağımız her eşyayı evden işçilerin sırtına verip zihinsel kayda alıyor. Eşyaların yarısı yüklenmeden bir işçi, “Abi aşağıdaki kamyon doldu, sen bir kamyon daha çağır” dedi. Ekrem, “Hay sizin…..” diye okkalı bir küfür savurup aşağı indi. Ben de onunla birlikte indim. Bir baktım ki, gerçekten kamyonda azıcık yer kalmış. Ekrem bağıra çağıra bolca da küfrederek tüm malı kamyondan yere indirtti. Sonra tekrar yükledi. O yüklediğinde, kamyonun yarısı boştu. Edremit’te kamyonu boşalttığımızda bir şifonyerin bir çekmecesinin kapağındaki bir çizik dışında en ufak bir hasar yoktu. O çiziği, Ekrem’i her gördüğümde anlatırım. Her anlattığımda yüzü kızarır. “Şaka yahu” deyip boynuna sarılırım. Yüzü ışıl ışıl olur her seferinde.

Barkod kullanabilirsiniz, konveyör kullanabilirsiniz, her türlü teknolojiyi uygulayabilirsiniz ama iyi bir istifçiyi hiçbir bilgisayar programı yenemez. Ama dürüst olmak gerekirse, iyi bir istifçi binde bir karşınıza çıkar.

Özetle gelen her kamyondan indirilenler kayda alınıyor, Kamyonlara yüklenen her koli de kayıt ediliyor.  Saat gece yarısını geçtikten sonra, 393256 mı 339596 mı pek önemi kalmıyor doğal olarak. İnsan konveyörü de okunan her koliyi en yakın kamyona bırakmaya meyilli hale geliyor. Siz istediğiniz kadar “393255 ADANA” diye bağırın, en yakın kamyon Trabzon kamyonu ise o koliyi taşıyan işçi, kolinin Trabzon’a gitmesinin tüm ülke için daha yararlı olacağını düşünüp, koliyi Trabzon kamyonuna bırakıyor. Yüklenen kamyonun üstündeki okuyucunun konveyör işçisini dövmek için kamyonun üstünden atladığına çok şahit olmuşumdur.  Şimdi okuyucu ve yazıcı kullanılmıyor artık. Bütün bunların yerini barkod okuyucular ve mekanik konveyörler aldı şükürler olsun. Ama istifçiler hala orada olmak zorunda. Koliler tam bir standarda ulaştığında onlara da gerek olmayacak teorik olarak. O zamanlar bana minnacık bir kayıktaki iyi bir balıkçı ile, teknolojik olarak tam donanımlı bir balıkçı teknesi arasındaki farkı gösterdi çok şükür. Küçük kayıktaki iyi bir balıkçının tuttuğu balık daima daha lezzetlidir.

Sonra, kamyonlar hedeflerine doğru yola çıkarlar. Bunun gerçekleşme saati gece yarısıdır. O zamanlar ulaşım süreleri bugünkü ulaşım sürelerinden çok farklıydı. İstanbul Ankara arası 7 saatti. İzmir’e 8 saatin altında varmak çok zordu. Hele tatil sezonu ise, Yalova sonrası Süpürgelik rampası yolu 1 saat uzatırdı. İzmir trafik polisleri de tüm kamyonları saat 07:00 de İzmir girişinde durdurur, 09:00 dan önce salmazlardı.

Neyse kolimizin yoluna devam edelim. Kolimiz varacağı şehrin aktarma merkezine varınca gene kamyonun üstüne bir okuyucu çıkar. Koliler indirilip şube kamyonetlerine yüklenirler. Şube kamyonetleri şubede tekrar yere indirilir. Orada, dağıtım kamyonetlerine yüklenirler. Saat en erken 10:00 dur.  Ve dağıtıma çıkarlar. Siz sipariş ettiğiniz bilgisayarı evinizde bekliyorsanız, dağıtım aracınızın rotasına göre belirsiz bir süre daha bekleyeceksiniz demektir bu. Eğer şube aracının üzerinde, fazla yük varsa doğal olarak ertesi güne kalır teslimat. İstanbul trafik şartlarında bir araç ortalamada en fazla 30 teslimat yapabilir. Büyük iş merkezlerinde bu rakam değişebilir ancak İstanbul şehri çok zor bir şehirdir. Diğer şehirler de her gün İstanbul’a daha çok benziyorlar.

Uzun süredir sektörün dışındayım. Dışardan bakmak insana bir görüş özgürlüğü veriyor. Ulan, 30 yıldır aynı mı çalışılır? Okuyucu ve yazıcıları barkod okuyucularıyla, insan konveyörlerini mekanik konveyörlerle değiştirmenin dışında bu sektöre katacak hiç mi fikriniz olmadı diye celalleniyorum her gün.

Kargo sektörünü yeniden düzenleyecek cesarette tek bir girişimci, çıkmıyor mu bu ülkede diye hayıflanıyorum her sabah.

2001 krizi, umutsuzluğum ve dahiyane bir çözüm

2001 yılının başında bir anayasa fırlatma krizi yaşadık. Her şey tepe taklak oldu. Hiç unutmuyorum, o güne ilk tepkim 3-4 kuruş birikimimi repo yapmak olmuştu. Aracı şirket o akşam bana %840 repo geliri verdi. Ertesi gün işe geldiğimde hep yaptığım gibi dünkü ciroya baktım. Para birimleri değiştiği için yanlış hatırlıyor olabilirim ama 24 milyon gibi bir rakamdı. Ortalama ciromuzu tutturmuştuk gene. Yarım saat sonra finanstan sorumlu ortağımız beni aradı ve bankaların bize tahakkuk ettirdiği günlük faizi söyleyince bir saat boyunca nefes alamadım. Dün için bankalara ödememiz gereken günlük faiz 26 milyondu.

1000 kişi 24 saat, 300 müşteriyle çalışıyorsunuz binlerce koliyi 250 kamyon, kamyonetle taşıyorsunuz, yüzlerce fatura kesip 24 milyon ciro yapıyorsunuz, ve kel, göbekli, üstelik kısa boylu bir banka müdürü size aynı gün için 26 milyon faiz faturası kesiyor.  O taraflarda yanlış bir işler oluyor bence.

Şirket olarak uyguladığımız çok güzel bir prensip vardı. “Ne kadar alacaklı isek o kadar borçlu olacağız.” Şirketin müşterilerden 1 milyon dolar alacağı vardı ve bankalara da 1 milyon dolar borcu. Bankalar hem günlük faizi tahakkuk ettiriyorlar hem de borcumuzu kapatmamızı istiyorlardı.

Yaşar’ın dehasıyla inanılmaz bir operasyon gerçekleştirdik. Dolar fiyatla çalışan müşterilere gittik, ve bir soru sorduk. “100 bin dolar kazanmak ister misiniz?” cevap doğal olarak “evet”ti.

İlk müşterinin aylık cirosu 100 bin dolar civarındaydı, kriz sebebiyle dolar da patlamıştı. Önümüzdeki 6 ay boyunca doları sabitlemeyi teklif ettik. Ama şartımız 6 aylık ciroyu peşin olarak ödemeleriydi. Teminat mektubu istediler. Bizim finansör ortaklar sayesinde teminat mektubunun çıkması 20 dakika sürdü. Biz bu tekliflerle 2 ayda müşterilerimizden 1 milyon dolar topladık ve tüm kredi borçlarımızı kapattık. Bankalar bu işlemden sonra “ne olur bizden kredi alın” diye yalvararak geldiler, üstüne üstlük o beni nefessiz bırakan 26 milyonluk faizlerin de önemli bir bölümünü sildiler.

Sizin buradan çıkarmanız gereken ders: Bankalardan mümkün olduğunca uzak durun. Sadece çok paranız varsa sizi çok severler. Çok paranız varsa… uzak durun bankalardan. Ne gerek var zaten?

CargoTech şimdi nerede diye soranlara bir bilgi vermek lazım.

Cargotech’i her gün defalarca görüyorsunuz. Şimdiki adı CEVA Lojistik. 2001 yılında TNT Lojistik CargoTech Lojistiği satın aldı. Biz de bu satın almadan 3-5 kuruş nasiplendik. Bize güvenen finansör ortaklarımız yaptıkları yatırımın karşılığını aldılar. Allah onlardan razı olsun, kazançlarını da sağlıkla, keyifle harcasınlar, benim açımdan her kuruşu onlara helaldir. Onlar da haklarını bana helal etsinler. TNT lojistik, Koç Holding ve uluslararası TNT Lojistik firmasının %50-50 ortaklığıydı. İki sene sonra Koç Holding hisselerini TNT ye devretti. 2-3 sene sonra CEVA, global olarak TNT lojistiği satın aldı.

Cirosu nedir bilmiyorum, Merak ta etmiyorum aslında, ama bir şeyi biliyorum. Banim yarattığım yazılım ufak tefek değişikliklerle hala aynen kullanılıyor.

İçim cız ediyor öte yandan… Çok gelişebilirdi bu yazılım diye…

Biliyorum ki her şey olacağına varıyor.

Sonraki cümle…

“Belki yeri değil ama size bir fıkra anlatacağım.”

Son derece gergin bir toplantının başlangıcında söylenecek laf mı bu? Yaşar söyledi bu lafı.  Ama öncesi var illa ki.

Girişim Pazarlama’yı hedef edindik kendimize. Toplam sevkiyatları o zaman tüm sevkiyatımızın neresinden baksan 15-20 katı. Çocukken öğrendiğim bir laf var, Elini korkak alıştırmayacaksın diye. O hesap yani. Almamız mümkün değil ama vizyonumuz, iş yapma biçimimiz belki de yaydığımız ışık… Bilemiyorum artık, bizi bir denemeye karar verdiler. Dediler ki, Samsun’a bir kamyon mal var, siz yapın bu sevkiyatı. Bizde bir sevinç! Alıyoruz bu işi diye hoplayıp zıplıyoruz.

Öyle bir akşam ki, Samsun’a doğru düzgün kamyon bulunmuyor İstanbul’da. Biz cakalar yapmışız Girişim Pazarlama’ya “Tüm kamyonlarımız çelik kasa” diye. O gece aktarma şefimiz sabaha karşı bir kamyon buluyor ve malı yüklüyor. Tahmin edebileceğiniz gibi kamyon açık kasa. Bizim şefimiz brandasında koca bir yırtık olduğunu da fark etmiyor gecenin yorgunluğunda. İşin kötüsü yüklediği malın ne olduğunu da çok bakmıyor.  Yük tuvalet kâğıdı. Branda yırtık ve kaçınılmaz bela geliyor. Merzifon da gök gürültülü sağanak yağış var. Kamyon Samsun’a varıyor. Ama ilk yaya üst geçidine sığmadığı için hedefe varamıyor. Kâğıt suyu emince şişiyor. Kamyonun yükü şiştikçe şişiyor, ve kamyonun sırtında 3 kamyon yükü haline geliyor. Girişim Pazarlamanın Samsun bölge müdürünün telefonunu buluyor. Geçitten geçemediğini söylüyor. Bölge müdürü de sıcacık yatağından kalkıp eline fotoğraf makinesini alıp kamyonun fotoğrafını çekiyor, ofisine vardığında da İstanbul’da yetkili herkese mail olarak “Malı  teslim alamadık. Geçitten geçebilse alır mıydım bilmiyorum” mealinde bir mesaj atıyor. İstanbul’daki bütün yetkililerde maili bize yönlendirip “Öğleden sonra 14:00 te sizi toplantıya bekliyoruz” diyorlar.

Yaşar odamın kapısında göründüğünde, “Abi, server da bir problem var” falan gibi bir şeyler gevelemeye çalıştım ama “öptürtme server ını” tepkisini verince toplantıya katılma motivasyonunu veriverdi bana.  Gittik toplantıya çaresiz. Tam 14:00 da vardık Girişim Pazarlamaya. Bizi bir toplantı odasına aldılar ki amfi gibi bir toplantı salonu. Biz aşağıda oturacağız besbelli. Ne çay ikram ettiler ne de başka bir şey. Yarım saat te beklettiler mi? Yaşar normalde yarım saat bekletilince çıkar gider. Sürekli odayı arşınlıyor. Tek kelime aramızda konuşamıyoruz. 14:30 da kapı açıldı ve ellerinde defterleri kalemleri bir grup yönetici girdi salona. Bize yukardan bakan sandalyelere oturdular. Birisi, “konuyu biliyorsunuz, buyurun sizi dinliyoruz” dedi.

Yaşar  her zamanki pırıl pırıl gülümsemesiyle, “Belki yeri değil ama size bir fıkra anlatacağım” dedi ve fıkrayı anlattı.

Temel ile Fadime Marangoz İdris’e yatak odaları için bir dolap yaptırmışlar. İdris’te tüm hünerini döktürmüş ve o güne kadar imal ettiği en güzel dolabı yapmış. İdris’e parası ödenmiş ama birkaç gün geçince Temel ile Fadime bir şey fark etmişler. Dolabın bir kapısı bazen kendi kendine açılıyormuş. Durumu İdris’e söylemişler, İdris gelmiş bir saat dolabın karşısında beklemiş ama dolabın kapağı hiç açılmamış. Olayın o kadar önemli olmadığını söyleyip ayrılmışlar. İdris o gece uyuyamamış.

Ertesi sabah Temel iş seyahatine gidecek, bavulunu alıp ayrılmış evden. Fadime’de yatak odası penceresinden Temel’e el sallarken bir de bakmış ki 5 numaralı otobüs evin önünden geçiyor. Pat dolap kapısı açılmamış mı? Fadime Temel’i uğurladıktan sonra ayrılmamış pencereden. Bir süre sonra 5 numaralı otobüs geriye dönmüş ve tam evin önünden geçerken dolabın kapağı tekrar açılmış. Fadime çok heyecanlanmış. Hemen İdris’i aramış. “İdris, buldum sebebi, 5 numaralı otobüs geçerken kapak açılıyor.” demiş. İdris’te “Saçmalama yenge, öyle şey olur mu?” diyemediğinden, “hemen geliyorum yenge” demiş. Kısa sürede de Temel’lerin evine varmış, Birlikte pencerede 5 numaralı otobüsü beklemeye başlamışlar. 5 numaralı otobüs bir müddet sonra görünmüş ve tam evin önünden geçerken dolabın kapağı açılmış. İdris şokta. “Yenge haklısın galiba, bu işi çözmenin tek yolu var, ben dolabın içine gireyim, 5 numaralı otobüs gelirken sen dolabın kapısını tıklat, ben dikkatle kapı mekanizmalarına bakayım, olayı çözeriz evelallah.” demiş. Fadime’de “Tamam” deyince Her ikisi de pozisyonlarını almışlar. Tık, sokak kapısı açılmış, Temel içeri girmiş. “Aşkolsun Fadime, uğurlu kravatımı almamışım, sen de beni hiç uyarmadın.” diye sitem edip dolabın kapağını açmış. Dolaptaki İdris’le göz göze gelmişler. İdris bir iç geçirip, Temel’in gözlerine içine bakarak “Yahu Temel, ben sana burada 5 numaralı otobüsü bekliyorum desem inanmazsın değil mi?” demiş.

Herkes kahkahadan kırılıyordu. Yaşar devam etti. “Ben şimdi size bu Samsun kamyonunun başına ne geldiğini anlatsam bana inanmazsınız, Lütfen bize bir şans daha verin.” dedi.

Vallahi de verdiler billahi de verdiler. Ama bizim için çok büyük bir lokmaydı Girişim Pazarlama. Birkaç ay sonra helalleşip ayrıldık. İki taraf için de doğru karardı.

Sonuçta artık ödemelerini yapabilen, ortaklarına geçim sağlayan, hatta tasarruf etmelerini bile sağlayan bir şirket olmuştuk. Üstüne üstlük başımız dik, alnımız aktı.

İlk Barkod, ilk internet ve ilk Proof of Delivery

2 yıl sonunda dönebilir hale gelmiştik. Bizim kafamızda kırk tilki dolaşmaya devam ediyordu. Şube sayımız az olduğu için tüm bölge ve şube müdürlerimizin her an tepesindeydik. Bu arada programı DOS ortamından kurtarıp Windows ortamına taşımıştık. Kazanıp harcayacağımız paralara kıyıp Dolphin barkod okuyucu terminaller aldık. Güzin hanım ve İGE Elektronik’te kocaman bir selam hak ediyor bu noktada.   Artık her kolimizin üstünde takip kolaylığı sağlayan bir barkod etiket vardı. Buna 1997 yılında başladık, 1999 dan önce tamamlamıştık. Her şubemizde Xerox marka (3ü bir arada) yazıcı-tarayıcı-faks makinelerimiz vardı. Kuryelerimiz teslimatı yaptıklarında, şubeye döndüklerinde teslimat belgesini Xerox makinada taratıyor ve dokümanı internete yükleyebiliyorlardı. Müşterilerimiz görsel tasarımı bir felaket olan web sitemize girdikleri zaman teslimat evrakını resmen görebiliyorlardı! Bunu yaptığımızda sene 1997-1998 di. Kargo şirketlerinin sayfalarında tarihçe bölümüne girdiğinizde bakın. 2000-Türkiye de ilk barkod terminal kullanımı başladı. diye yazıyor.

Güzin hanım şahittir neyin ne zaman yapıldığına…

Başka bir komiklik daha var. Biz bu işe başladık. Müşteri sayımız inanılmaz artıyor. Ajlan, Express Kargo’da fırtınalar estirdi. Hemen barkod düzenine geçildi. Çok basit bir detay bütün bu geçişin içine sıçtı. (Özür dilerim ama, durumu anlatmak için başka bir fiil yok!)

O zamanlar sadece nokta vuruşlu yazıcı kullanıyoruz. DOS ortamından bu yazıcılara bir şey bastırırken, “print” diyoruz nokta vuruşlu yazıcı da print dediğimiz karakterleri basıyor. Windows ortamında ise durum çok farklı. Print dediğimiz anda Windows karakter basmıyor, resim basıyor. Normal olarak DOS ta 15 saniyede bastığınız bir faturayı Windows resim olarak bastığı için bir faturanın basılması 3-4 dakikayı buluyor. İlk canlıya geçtikleri akşamı ben Express Kargo’nun bir şube sekreterinden seneler sonra dinledim. O şube her akşam 300 fatura kesen bir şube.  300 faturanın basılması bu durumda yaklaşık 1000 dakika sürecek. 1000 dakika demek 16-17 saat demek. Fatura basılmaya zaten saat 16:00 dan önce başlanamıyor. Faturaların basılması sabaha anca biter. Sonra da barkodlar basılacak. Oysa Aktarma merkezinde tüm araçların 12:00 da çıkması lazım. Express Kargo İstanbul o gece darmadağın olmuş. Doğal olarak ta ertesi gün tüm Türkiye dağılmış.

Bakın böyle miş mış diye anlatıyorum ama sanmayın ki, bunların hepsini sonradan duydum. Kargocuların bir lafı vardır. Derler ki, “Kargoyu laf taşıdığımız kadar süratli taşısaydık, patronun serveti Bill Gates’in servetini üçe katlardı.” Bill Gates’i ben uydurdum ama laf kargocuların lafıdır. Kargo camiası her an her şeyi bilir. İşin sıkıntısı: Bilmeyenler uydururlar. Usta kargocu gerçek dedikodu ve yalan dedikoduyu derhal ayırt edebilir! Kargo Takip Sema da buradan kocaman bir selamı hak ediyor.

Dağıttım gene konuyu, 3-5 ay sonra toparladılar fatura basım işini. Ben gene bu işin sırrını vereyim. Nokta vuruşlu yazıcı kullanacaksanız, önce basacaklarınızı bir txt dosyasına basın, sonra programınızın içinden DOS print komutunu kullanın. En doğru nasihat şu olur gençlere. Yazdığınız programı ofisinizde test etmeyin. En azından iş yükü ortalama bir şubeye gidip test edin. Yemiş olduğunuz boku orada tadar ve gerekli düzeltmeleri yaparsınız.

Bütün bu olaylar oldukça bizim ciromuz artıyordu. Müşteri şikayetleri oldukça hep üstüne gittik. Düzeltmeye çalıştık hatalarımızı. Müşteri hizmetleri departmanı bu prensipten hiç ayrılmadı. Hiç işimiz olmamasına rağmen dost hatırına Ankara’dan İstanbul’a piyano taşıdık. Gerçi yeniden akort edilmesinin faturası bizim taşıma fiyatımızın 3 katıydı ama olsun. Müşteriden teşekkür almayı başarabildik. Bir pazar gecesi bir dostumuzun ricası Atatürk hava limanına bir araç göndermemize ve o aracın direk Isparta’ya gidişini tetikledi, söylendiğine göre taşıdığımız ilaç bir çocuğun hayatını kurtardı ama o teslimat yapılırken biz bütün ortaklar fosur fosur uyuyorduk. Çalışanlarımız her zaman bize inandı, Onlara hiç yalan söylemedik. Sadece kargoları değil bizi de sırtlarında taşıdılar ve bugün bunları size anlatabiliyorsam, onların güzel kalpleri ve emekleri sayesindedir. Hepsinin yolları, bahtları açık olsun, üzerlerinde bir hakkım varsa dibine kadar helal olsun. Umarım onlar da haklarını bana ve arkadaşlarıma helal ederler.

Tahsil etmek ya da edememek.İşte bütün sorun bu!

Çok büyük bir ikilem yaşıyorum, bu hikâyeyi anlatayım mı, yoksa pas mı geçeyim diye…

Çünkü hikâyede suç var.

İnsanların kendi adaletini, kendilerinin yerine getirmesi gelenekte olmasına rağmen her zaman yanlıştır. Hukuk ve adalet kavramlarını yerle bir eder. Öte yandan hukuk ta adalet te yerle bir zaten ülkemizde.

İşin kötüsü sadece bizde değil uluslararası basını takip ettiğim kadarıyla. Tüm dünya yavaş yavaş bu dipsiz sarmala giriyor.

Neyse, anlatmaya karar verdim hikâyeyi.

Bir rapor çok önemlidir sektörde. Yurtiçi Kargo ve Aras Kargo’da çalışanlar “Süspan” derler bu rapora. Express Kargo ve bizim takım “Borç Ödeme Raporu” derler. Raporun tanımını yapacağım ama, raporun yaratılmasındaki nedeni anlatayım önce.

Bir şube müdürünün maaşı bugünün parasıyla, 2.000- 2.500 TL dir. Oysa tahsilat yapılan bir cuma günü yaptığı tahsilat, bunun 5-10 katıdır. Üstüne üstlük, şube müdürlerinin maaşını gününde alması da nadir görülen bir olaydı o günlerde.  Geçim sıkıntısı, falan filan şube müdürleri şirket için yaptıkları tahsilatı kullanırlardı doğal olarak. Bölge müdürleri ve yardımcılarının önemli bir işi de bunu fark etmek ve bu sıkıntıyı büyümeden çözmektir.

Borç ödeme raporu en büyük silahtır, borç ödeme raporu şişiyorsa anlarsınız şubenin para kullandığını, çözmek için harekete geçmeniz gerekir.

O zamanlar bir bölge müdürü, ya da bölge müdür yardımcısı şubeye girdiğinde herkes ayağa kalkardı ve gelen müdürünü masasına buyur ederdi şube müdürü. (Aynen bakan geldiğinde Valinin yerine davet etmesi gibi bir şey!) Ama kargo işinde farklı bir gerekçe daha vardı. Masaya oturan müdür, “Naaber? Nasılsınız?” dan sonra sağ üst çekmeceyi açardı ilk iş. Nedeni gayet basit. Tahsil edilecek faturalar hep sağ üst çekmecede bulunurdu. Gelen müdür getirdiği borç ödeme listesi ile tahsil edilmemiş faturaları karşılaştırırdı. İkisi uyuşursa mesele yok. Ama para kullanan bir şubede liste farklı olurdu. Şube müdürü tahsilatını yapmış olduğu faturaları müşteriye vermek zorunda. Ama tahsilatı merkeze bildirmezse parayı kullanabilir. Faturalarla liste tutmazsa şube müdürünün para kullandığı aşikardır.

Eee tamam, para kullanmış şube müdürü. Şimdi ne yapacaksınız? İlk benim aklıma gelen şey müdürü kovmak. Peki, parayı nasıl geri alacağız? Yapabileceğiniz şey şirket avukatına haber verip, savcılığa bir “zimmete para geçirme” suçu için suç duyurusunda bulunmak. 2-3 sene içerisinde dava belki sonuçlanır ve siz bir icra takip davası açabilirsiniz. 2-3 sene sonra icra yoluyla alacaklarınızı tahsil edersiniz belki. O zamanlar bölge müdürünün yaptığı bu değildi. O gün, o şube müdürünün zimmetine geçirdiği parayı getirip teslim etmesinin dışında başka çözüm kabul edilmezdi.

Bu nasıl yapılacak?

Adamı dövecek ya da bacağına kurşun sıkacak haliniz yok. Bir şekilde bu parayı almanız lazım. İnsan psikolojisi ilginçtir. Bölge müdürünün söylemesi gereken şey şu. “O para gelmeden bu şubeden çıkamazsın.” Eğer etkili bir duruşunuz varsa o para bir şekilde gelir ve sorun çözülür.

Bazen de olmaz bu.

Bir bölge müdürünün yaşadığı olay şu:

Şube müdürü der ki, “Müdürüm, mümkünü yok! Canımı alacaksan al canımı. Benim o parayı bulmam mümkün değil. Ama önümüzdeki Çarşamba’yı beklersen ödemem mümkün.”

“Nasıl olacak o?” diye sorunca bölge müdürü, Şube müdürü cevaplar.

“Müdürüm Çarşamba’ya bir tüyo var. Halep Güzeli diye bir Arap atı var, bire 36 veriyor. Ben orada kazanırsam tüm hesabı kapatırız.” Zimmete geçirilen paraların nereye harcandığı belli oluyor böylece…

Durum tam bir çıkmaz!

Bölge müdürünün aklına bir fikir geliyor.

“Kalk gidiyoruz” deyip hareketleniyor. Şube müdürü, “Nereye gidiyoruz?” diye sorunca, “Florance Nightingale hastanesine” diye cevaplıyor. “Hayırdır müdürüm, ne yapacağız orada?” sorusuna ise verilen cevap…

“Bak kardeşim, ben bu işe tek çözüm görüyorum. İki böbrek sana fazla. Birini alıyorlarmış hastanede 5.000 liraya. Senin bana borcun 3.500, ben onu alırım, sen de kalan 1.500 ü yatırırsın Halep Güzeline.”

Şube müdürü, “müdürüm bir telefon edebilir miyim?” diye soruyor.

Edilen birkaç telefon sonunda adamın akrabaları 1 saat içinde 3.500 lirayı getiriyorlar.

Bu hikâye yönetimde efsane oluyor. Ama daha bitmedi.

Bu hikâyeyi dinleyen bir bölge müdür yardımcısı aynı taktiği başka bir şubede kullanmaya karar veriyor.  Bana o hikâyeyi şöyle anlattı.

“Fatih bey, baktım şube müdürü oturuyor öylece. ‘Al canımı müdürüm, benim bu parayı bulabilmem mümkün değil. İster polise ver beni, istersen ayaklarımı betonlayıp boğaza at’ lafından başka bir laf söylemiyor. ‘Kalk gidiyoruz’ dedim. ‘Nereye müdürüm?’ diye sordu. ‘International a gidiyoruz, iki böbrek sana fazla’ diye kozumu oynadım. Ama adam ‘Tamam müdürüm, haklısın, başka çözüm yok galiba’ dedi. Fatih bey, biz bindik arabaya gittik hastaneye. İndik arabadan, hastanenin kapısına doğru yürüyoruz. Ben terleyip duruyorum. Hastaneden içeri girince ne diyeceğim ben, diye düşündükçe ter basıyor. ‘İyi akşamlar, satılık böbrek polikliniği nerede?’ diye sorulmaz ki. Gömleğim sırılsıklam olmuştu Fatih bey.”

Bana bunları anlatırken terliyor o anda olduğu gibi. Yanakları kıpkırmızı olmuştu. Ben gülmekten gebermek üzereyim. O devam etti.

“Tam kapının önüne vardık ki adamın dizlerinin bağı çözüldü de kurtulduk hastaneye girmekten. Çözdük bir şekilde tahsilatı. Bir daha tövbe. Yapamayacağım şeye hiç kalkışmam.”

Bir daha kimse böyle bir taktik kullanmayı denemedi tahsilat için.