Duygusal ya da komik hikayeler

Kadınlar ve kazalar

Kargo şirketlerinde kadınların ayrı bir yeri ve önemi vardır. Bu konuyu muhakkak yazacağım illa ki, ama Express Kargo da çalıştığım sürece beni çok etkilemiş bir süper kadını yazmam lazım. İsmi Ayşegül. Express kargoda GMY olarak çalışıyorum. Ayşegül, planlamanın temel direği. Tüm araç organizasyonunu yapıyor. Bugünkü iş ortamında yapabilen olur mu bilmiyorum ama her sabah 4:00 gibi uyanıyor. Bir araç onu evinden alıyor. Sabah 5:00 te şirkette oluyor. Gelen tüm faksları toparlıyor. Gelen yöneticilere gece hakkında bilgi vermesi lazım. Çünkü yöneticilerin gününü o bilgiler tayin edecek. Gecesinde kaza olmamış bir sabah günün iyi geçeceğinin ilk göstergesidir.

Gece kaza olduysa, kötü haberi veren olurdu Ayşegül. Ben de sabahın köründe şirkete giren ilk yönetici olurdum. Kaza olduğu günlerde…

Benim ilk sorduğum soru, “Ölü var mı?” olurdu. Şimdi utanç duyuyorum bu mekanik sorudan…

“Yok” diye cevap verirse eğer, “Kargoda hasar var mı?” diye sorardım.

Gene “Yok” diye cevap verirse, odama geçerdim. Neler yaşandığını hiç merak etmezdim.

Bir sabah gene geldim baktım Ayşegül’ün yüzüne ki allak bullak. “Kaza var mı?” diye sormadım. Direkt, “Ölü var mı?”diye sordum.

“Yok” dedi.

“Nasıl olmuş?” dedim.

“34 xx 999 Burdur çıkışında ata çarpmış”. Dedi.

“Kargo?” diye sordum.

“Kupada hasar var ama kasa çelik olduğu için sapasağlam.” Diye cevap verdi.

Ben dünyanın en büyük salağı, “iyi” dedim ve odama doğru yürüdüm.

Arkamdan koşup geldi…

“Atı sormadınız?” dedi.

“Ata ne olmuş?” diye sorarken gördüm gelen tokadını.

“At ölmüş.” Dedi.

Öğretti bana hayatın bir tek iş olmadığını.

Kadınlar olmadan hayat olmaz, iş olmaz, kargo olmaz.

Bana bu dersi veren Ayşegül bahtından gülsün.

Mucize kolay, Şube açmak o kadar kolay değil

“Şube açalım.” deyince kolay bir iş diye düşünmeyin. Şube açmak çok zor bir iştir. Önce şube yerini bulmanız lazım. Şube yeri için sizden istenenler çok basittir. Şehrin en işlek yerinde yeterli büyüklükte olacak, bir de kirası çok ucuz olacak. Gayet basit yani. Şubeyi tutmak için size şirketin bir vekaletname vermesi lazım. O vekaletnameyi PTT den 2 telefon almak için de kullanırsınız. Belediyeden bir ruhsat almak lazım. Şimdi şube mobilyaları merkezden alınıp gönderiliyor ama o zaman bulunduğunuz yerdeki ikinci el büro mobilyası satan yerleri bulmanız lazım. Şiddetli pazarlıklar sonucu gerekli olan sandalye, masa, askı falan hepsini alırsınız.

Bunlar halledildikten sonra sanmayın ki şubede oturup müşteri bekleyeceksiniz. Bir ya da İki tane kiralık kamyonet bulacaksınız. Onlarla pazarlık edeceksiniz. Kiralık kamyonet fiyatlarını merkeze hem Kahraman’a hem de Sedat’a onaylatacaksınız. Bu araçları şirketin kurumsal kimliğine uygun olarak giydireceksiniz. Giydirme fiyatını Sedat onaylayacak, kamyonet giydirilmesini de de Aşkın onaylayacak. “Olmamış bunlar, turuncu tam bizim turuncumuz değil!” denirse, “Pantone” denilen renk kataloğuna mı, yoksa bu renk kataloğunu hiç duymamış olan, kamyoneti giydiren esnafa mı küfredeceğinizi bilemeyeceksiniz.

O sırada kocaman bir kamyon gelecek. Kamyoncu sinirli sinirli, “hadi kardeşim indirsene yükü, daha Adana’ya kadar kaç kilometre yolum var?” diyecek. Siz kuryeleri ayarlamadığınız fark edeceksiniz. Ya koca yükü kendiniz indirecek, ya da amca oğlunu falan bulup, onları kurye olarak işe alacaksınız.

Ana hikâyede Kahraman’ın 13 günde tüm Türkiye dağıtım organizasyonunu yaptığını bir mucize olarak anlatmıştım ya, bu mucizenin nasıl gerçekleştiğini tam olarak bilmiyorum ama minik bir kısmını biliyorum.

Tüm Türkiye organizasyonunu yapmak üzere kiralık Şahine binen Kahraman, Mecidiyeköy’den geçerken, otobüs durağında Hacı’yı görür. “Gel gideceğin yere götüreyim” diye Hacı’yı alır arabaya. Kahraman Express Kargo Mecidiyeköy Şube müdürüyken, Hacı da aynı şubede kuryedir. Aylar sonra birbirlerini gördükleri için sarılıp kucaklaşırlar.

Hacı arabadan gideceği yerde inemeyeceğini o anda bilmiyordur ne yazık ki.

O gece sabaha karşı, yan koltukta uyuyan Hacı’yı uyandırır. “Geldik Hacı kalk, uyan.” Hacı sabaha karşı saat üçte, uyanmaya çalışır. Kahraman, Hacı’yı arabadan indirir.

“Ben buradan Adana’ya devam ediyorum, Sonra Diyarbakır şubeyi açacağım. 2 güne dönerim. O zamana kadar Şube yerini bul, 2 kurye, 1 sekreter işe al. 2 de kamyonet ayarla. Telefonları ben geldiğimde hallederiz. Hadi kendine dikkat et” diyen Kahraman basar gaza Adana’ya doğru.

Hacı, hala uyku sersemi, çevresine bakıp nerede olduğunu anlamaya çalışır.

Sabah karşı saat üç. Hacı on dakika sonra anlar nerede olduğunu. Anadolu’muzun bağrında Aksaray şehrindedir.

İki değil ama üç gün sonra Kahraman geldiğinde her şey hazırdır. Telefon işini de birlikte hallederler. Cargotech diye bilinen şirketin “Aksaray Dağıtım Merkezi” operasyona hazırdır!

Diyeceğim o ki, mucize yaratmak becerikli insanlarla gerçekleşir.

Bir insan mucize yaratamaz. Takımlar yaratır mucizeleri.

Dahiyane Planlar ve Aptal Gerçekler

Cargotech’i abarttığımı düşünebilirsiniz. CargoTech’ in kuruluşundan bu yana 22-23 yıl zaman geçti. Bugün geriye dönüp baktığımda, tekrar tekrar düşünüyorum ve hala Türk kargo tarihinin en önemli olayı olduğunu düşünüyorum.

Fener bahçesindeki toplantıda bulunan 8 kişiden 3’ ü devam etmediler. Üç arkadaşımız da geleceği pek güvenli görmemişlerdi, çok da haksız değillerdi. Bir hayalin peşinden gitmek karakterlerine çok uymuyordu. Biz 5 kişi yolumuza devam ettik. Giden 3 kişiden biri daha sonra çalışanımız oldu. Kalan ikisinin eksikliğini hep hissettik.

“Para kolay” demişti ya Yaşar. Lafının doğruluğunu hemen hissettirdi. Şirkete finansör ortak olarak Ali  ve Osman kardeşleri katılmaya ikna etti. Hepimiz bir rahatlamıştık. Kendimize Seyrantepe’de bir transfer merkezi bulduk, orayı hazırladık. Şubeler ayarlandı. Onların eşyaları alındı. Bütün bu işlerin tamamlanması 2 ayı buldu. Bu sürede ben de kargo yazılımını bitirdim.

Sonradan müşterimiz olan Johnson Wax’ın çok değerli iki yöneticisine (Eyüp ve Nadir) programı anlattığımızda, “Bu programı ne kadar zamanda hazırladınız?” diye sormuşlardı. Ben gayet saf olarak “İki ayda.” diye cevaplamıştım. Yüzlerinde şaşkınlık ifadesi belirince, Yaşar beni düzeltmişti. “15 yıl ve iki ayda.” Haklıydı. On beş yıllık tecrübeyi iki ayda yoğunlaştırmıştım. Uluslararası ve çeşitli Türk firmalarında yaşadığım tecrübeler olmasa o programın yazılması 2 yıldan önce tamamlanmazdı.

Programın başarısının sırrı çok basitti.

  1. Hiçbir yazılım her şeyi birden kontrol etmenizi sağlayamaz. Her şeyi kontrol etmeye kalkarsanız, hiçbir şeyi kontrol edemezsiniz.
  2. Kontrol edebileceğiniz şeyleri belirleyin ve onları gerçekten kontrol edin.
  3. Müşteriye cazip gelecek süsler koyun. IT şirketin en güçlü pazarlama silahıdır.

 

İki ay içerisinde operasyona başladık. Rekabet çok güçlüydü. Şirketin kuruluşunda farklılık yaratan birkaç temel prensibimiz vardı. Bunlardan en önemlisi Türkiye’nin her yerinde olmak gerekli değildi. Türkiye haritasında Samsun’dan Adana’ya bir çizgi çizdiğinizde o çizginin doğusunda kalan iller Türkiye toplam ticaret hacminin %20 sini geçmez. Ticaret o çizginin batısındadır. Biz de çok akıllıyız ya, şirketimizi bu çizginin batısında operasyon yapmasına karar verdik. Kalan kısmı diğer kargo şirketlerinin yapacağını planladık.

Şubelerimiz nerede olacaktı bakalım.

İstanbul, İzmir, Ankara, Bursa, Balıkesir, Eskişehir, Samsun, Antalya, Adana, Gaziantep. Türkiye’de kargo şirketlerinin yüzlerce şubeyle yaptıkları işi sadece 12-13 şubeyle yapacaktık. İstanbul’da tabi ki birden fazla şubemiz olacaktı. Tüm Trakya ve Kocaeli’ni, hatta Sakarya’yı İstanbul’dan dağıtacaktık. Müşterilerimize diyecektik ki, “Samsun Adana çizgisinin doğusunu diğer kargo şirketleri ya da ambarlarla gönderin. Zaten toplam cironuzun %80i bizin dağıtım alanımız içinde.”

Dürüstçe söylemeliyim ki tüm hedef müşterilerimiz ikna oluyordu. Tabi ki işler bizim hesapladığımız gibi gitmedi. Ama bunun hikayesini biraz sonra anlatacağım. Önce anlatmam gereken bir başka şey var.

İşe başladık.  İlk kamyonumuzu İzmir’e yükledik. Yüklemeyi yapanlardan biri bendim. Koskoca kamyona topu topu 8 koli yükleyebildik. Düzceli Selahattin ve Şenol kardeşler bindiler kamyona, bastılar gaza. Seneler sonra Selahattin bir rakı sofrasında anlattı bana. “Yüreğim sızlıyordu. En yavaş gidişimdi İzmir’e. Her kasise hızlı girdiğimde kasada zıplayan kolilerin sesi geliyordu.” Gülmekten ölmüştük o akşam.

Ben bilgiden sorumlu olduğum için her gün hesap yapıyordum. Sabit işletme giderlerini karşılamak için (rakamı sallıyorum) günlük 10.000 TL ciro lazım ama bizim cirolar daha 1.000’lerde. Her gün neresinden baksan, 9.000 TL zarar yazıyoruz yani…

Bir kaç ay sonra, bir akşam bilgisayarımda 10.255 TL ciroyu görünce koştum Yaşar’a. Masasında kara kara düşünerek oturuyor. “Müjdemi isterim.” deyince ben, yüzü ışıldadı. “Hayırdır?” diye sordu. “Ciro 10.255 oldu” dedim.

O akşam orada olan tüm çalışanlarımızla Beyoğlu’nda bir meyhaneye gidip ciro kutlaması yaptık. Geç gittiğim için masadaki en son sandalyeye oturdum.  Hayır, yalan söylemeyeyim, fasıl heyetinin önüne bir ilave sandalye koydular. Kanun çalmayı öğrenmeye çok yaklaştığım bir akşamdır ama yeteneğim olmadığı için beceremedim. Çok sarhoş olduğumda beni ikna etmiştir kanuni, kanunun üstüne leblebi atmaya, ama yaptıysam bile hatırlamıyorum.

Düzceli Selahattin ve Şenol kardeşler de frene basmadan gittiler İzmir’e. Hiç olmazsa kamyonda 2 kapak mal vardı. Bilmeyenler için bir kamyon üç kapaktır. Eskiden kalan bir terim. Ertesi sabah geçtim bilgisayarın başına. Bir daha hesapladım. Günlük sabit işletme maliyetimiz artık 17.000 TL olmuştu. Yani hala zarar ediyorduk. Bu aylarca devam etti. Çok zor günlerdi. Ortaklar olarak, evimizin geçimi için bile şirketten para alamıyorduk. Öncelik çalışanlarımız ve kamyon, kamyonetlerdi. Onlara yaptığımız ödemelerde bile gecikmeler oluyordu. Hepsi bizim gibi dişlerini sıkıyorlardı. Allah hepsinden razı olsun.

“Eee, hani finansör ortaklar nerede?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Finansör ortaklarımız, yaptığımız tüm yatırımları karşıladılar. İlk aylarda İşletme sermayesine de büyük katkı yaptılar. Ancak bu dibi görünmeyen kuyu onları da korkuttu. Çok haklı olarak, “Biz kefil olalım bankadan kredi alın, hiç olmazsa faizi gider gösterirsiniz.” dediler. Ben de onların yerinde olsam aynısını söylerdim. Ama sonuç olarak, bizim sabit giderlerimize bir de finansman gideri eklenmişti. Deli gibi çalışıyorduk. Her gün yeni müşteri kazanıyorduk. Levi’s müşterimiz olmuştu. Her bir gönderisini takip ediyorduk. Hizmet kalitesi, teslimat performansı Türkiye’nin en iyisiydi. L’oreal kazanıldığı zaman göbek atmıştım. Şaka değil gerçekten!

Ancak ertesi sabah bir kabusa uyandık. L’oreal’in taşımasını yapan aracı L’oreal’in tüm ürünlerini depodan alıyor, ambarlara götürüyor, ilgili ambarlara veriyordu. Bizim bulunduğumuz illeri L’oreal bize vermeye başladığında adam resti çekmiş. “Ya tüm ürünleri bana verirsiniz ya da tüm malınızı başkasına taşıtın!” L’oreal lojistik müdürü adama yanlış yaptığını anlatmaya çalışmış. Uluslararası bir firmanın teslimat bilgilerine ihtiyacı olduğunu falan anlatmaya çalışmış ama nafile. İşin kötüsü, aynı adam L’oreal’in tüm personel servislerini de işletiyor. Sonuçta öyle bir noktaya gelinmiş ki L’oreal’in Lojistik müdürü “Defol git! Bir daha bu şirketten içeri giremezsin!” noktasına gelmiş. Bir gece bir telefon aldık ki, tüm Türkiye dağıtımını biz yapacağız, ilave olarak personel servislerini de biz halledeceğiz. Neyse ki, Kahraman var. Servis çekecek firma mı yok koskoca İstanbul’da? 24 saatte halletti bütün problemleri. Kalan malı ambarlara veriyoruz.

Her türlü problemi çözmüşken asıl bela patladı. CargoTech kurulduğunda en fazla müşteri çaldığımız firma doğal olarak Express Kargo oldu. Bunun üzerine Ajlan, iki toplantı organize etti. Bir toplantı kargo firmalarıyla, bir diğer toplantı ise ambarlarla. Sonuç olarak, biz hiçbir kargo firmasına ve hiçbir ambara mal veremez olduk. 2001 şubat krizini saymazsak hayatımın en kötü günleriydi.

Ama bir mucize oldu. Kahraman, kiralık Şahin arabasına bindi ve yola çıktı 13 gün sonra döndüğünde CargoTech artık Türkiye’nin her noktasına dağıtım yapabilen bir kargo şirketiydi. Hala çözebilmiş değilim yaptığını. İstanbul’dan çıkıp İstanbul’a döndüğü 13. günde Trabzon, Erzurum, Diyarbakır, Denizli, Konya ve şu anda hatırlayamadığım şubeleri açtığını. Ben de bilgisayarları ve modemleri hazırlayıp gönderdim.

Herşey Yolunda

Yazmayı unuttuğum üç önemli olay var. Ben Express Kargo’da çalışırken Aras Kargo’da da grev oldu. Çeşitli aktarma merkezleri işgal edildi. Ankara Aktarma merkezi işgali…

Express Kargo’da da Tümtis örgütlendi. Ancak o zaman Express Kargo Bölge müdürü olan, daha sonra ortağım olacak olan Kahraman ile birlikte olayı işgale, greve varmadan kontrol altında tutabildik. Ama çok yıprandığımız ve yorulduğumuzu söyleyebilirim. O günlerde yaşadıklarımız hakkında bir kitap yazılabilir. Belki bir gün yazarım.

Üçüncü olay ise Anadolu Kargo’nun batışıydı. Sendika baskısı Anadolu Kargoyu acenteleşmeye yöneltti. Bütün şubelerini acente haline getirdiler. Acentelik ücreti olarak oldukça yüksek meblağlar topladılar. Ve bir gün ortadan kayboldular. Çalışanlar ücretlerini aylardır almıyorlardı. Müşterilerin mallarına el koyup satarak maaşlarını almaya çalıştılar. Hayatım boyunca böyle rezillik görmemiştim, mağdur olan müşterilerin halleri hala gözümün önünde. Tanrı bana böyle bir şey yaşatmaz inşallah diye dua ederim.

Ayrıldıktan sonra iş aramaya başlamışken, gene Yaşar aradı. “Express Kargo’dan yolu geçmiş ama yönetim değişikliği sebebiyle ayrılmış ya da ayrılmaya zorlanmış” 8 kişi Fener Bahçesi’nde bir bahar günü buluştuk. Azıcık mavra yaptık, sonra Yaşar Büyükçetin “Bu lojistik işinde para var, gelin birlikte yapalım bu işi!” dedi. Hepimizin aklında para var. Lojistik şirketi kurmak kolay, o şirketi yaşatmak o kadar kolay değil. “Para kolay.” cevabını aldık ve inandık.

Neresinden baksan, bir saat boyunca şirketin adı ne olsun konusunu tartıştık. Sonunda oy birliğiyle karar verdik. Şirketin adı CargoTech olacaktı. Sonra benim eve gidip şirketin logosunu yarattık. Logonun altında olan şekil ve sloganı daha sonra birlikte çalıştığımız ajans yarattı. Slogan hala heyecanlandırır beni.

“Her şey yolunda”

Bu kadar iddiasız, bu kadar iddiamıza uyan bir slogan duymadım.

Türkiye kargo tarihinde çok önemli bir sayfa açılıyordu.

İlk hamleler.

Ajlan, Yaşar’ın etkisi ve yardımı ile farklılaşmak istiyordu. Çünkü standart kargo göndericisi ayrıydı, büyük müşteriler farklıydı. Standart kargo müşterisi çalıştığı kargo şirketini büyümeye zorluyordu. Çok hızlı büyümek kontrolü çok zorlaştırıyordu. Çanakkale’de bir şube açmak ile Biga’da bir şube açmak şirkete aynı maliyeti getiriyordu ama ciro artışı gelen maliyet kadar fazla olmuyordu. Yani, Biga şubesi maliyet açısından sıkıntı oluyordu. Standart kargo müşterisinden uzak kalınması gerektiğini düşünüyordu Ajlan.

 

Oysa Celal Aras çok farklıydı. Aras kargonun bir bölge müdür yardımcısı ile mülakat yaptığımda söyledikleri beni çok şaşırtmıştı. Aynen aktarıyorum.

“Celal beyle sorumlu olduğum Trakya bölgesini gezdiğimizde, her gördüğü sokak lambasının altına şube açmamı istemişti. O kadarını beceremedim ama ertesi hafta üç yeni şube açmıştım.”

Şube açmak o kadar kolay bir iş değildir. Bir yer kiralayacak, kiraladığınız yere 2 telefon alacak, elektrik ve suyunu bağlatacaksınız. Güvenilir bir şube müdürü işe alacaksınız, bir sekreter bulacaksınız, en az 2 kurye işe almanız gerek, Bir de kamyonet ve şoför bulacaksınız. Bu personeli eğiteceksiniz. Merkezden satın almasını yaptığınız faks makinası, mobilyalar, el terminalleri, yazıcıları, kırtasiye malzemelerini o şubeye göndereceksiniz. Araç organizasyonunu da değiştirmeniz gerek ki o şubedeki kargoları alasınız ve dağıtacağı kargoları o şubeye ulaştırabilesiniz. Hiç tanımadığınız ve sizi hiç tanımadıkları bir il ya da ilçede çok zordur bu.

Günümüzün gençleri nedense beceremezler bunu.

Ajlan mecbur kalmadıkça şube açmazken Celal Aras her yerde şube açıyordu. Ajlan ve Yaşar’ın hedefi sadece büyük firmalardı.

Büyük firmalar raporlama istiyordu. Verilen sözlere uyulmasını istiyorlardı. Kargoyu aldığınızda ne zaman teslim edeceğinizi bilmek istiyorlardı. “3 gün sonra teslim ederim.” cevabınızı rahatlıkla kabul edebiliyorlardı. Hiçbir zaman “Rakibiniz 2 günde teslim ediyor, iki günde teslimat isterim.” demiyorlardı. Oysa standart kargo müşterisi bunu istiyordu. Büyük firmalar üç günde teslim edeceğinize söz verirseniz dört günde teslim etmenizi kabul etmiyorlardı.

Bilinmezlikten nefret ediyor, hayatlarının yönetilebilir bir hayat olmasını arzu ediyorlardı.

Biz de bu kültürden geldiğimiz için uluslararası büyük şirketleri ikna etmekte hiç zorlanmadık. Şirketin portföyü her geçen gün büyüyordu. Problem sadece raporlama değildi. Kargo şirketleri, her gönderiye bir fatura kesiyordu. Ay sonunda tüm faturaları müşteriye gönderiyor ve ödeme istiyorlardı. Express Kargo müşterinin sesini duydu ve irsaliye ile sevkiyat yapmaya başladı. Ay sonunda ekinde listeyle sadece bir fatura gidiyordu müşteriye. Bu bile önemli bir farktı. Bir ayda 1.000 fatura onaylamak ve sisteme girmektense, tek fatura onaylamak ve sisteme girmek tercih sebebi oluyordu. Bugün tüm kargo firmaları irsaliye ile taşıma yapıyor. Demek ki, iyi bir değişiklik yapılmış.

Buradaki sihri belki de azıcık daha detaylandırmak lazım…

Daha önceki yazılarda kargo fiyatlandırmasından bahsetmiştim. Fiyat üç unsurdan oluşur. Adresten alma,

taşıma

ve adrese teslim etme.

Bugün bir kargo şirketine telefon edin ve bir paketinizin olduğunu, gelip almalarını söyleyin. Hiçbir kargo şirketi kolinizi gelip almaz. Niye? Özellikle İstanbul’da bunun maliyeti o kadar yüksektir ki. Oysa uluslararası büyük bir şirket aynı kargo şirketine telefon edip aynı talebi iletirse, koşa koşa giderler. Çünkü o firma bir kerede yüzlerce gönderi verir.

Sizin adresinize geldiklerinde diyelim ki, 10 TL harcarlar ve tek bir gönderi alırlar. Büyük firmaya gittiklerinde gene 10 TL harcarlar ama 10 gönderi alırlar. Gönderi başına adresten alma maliyeti 1 TL olur.

Taşıma maliyetini değiştiremezsiniz. Kamyonlarınız dolu olduğu sürece tüm firmalarda taşıma maliyeti aynıdır. Ama adresten alma maliyetini büyük firmalarla çalıştığınız zaman düşürebilirsiniz. Aynı şekilde adrese teslim maliyetlerinizi de düşürebilirsiniz. Bir adrese bir koli teslim ediyorsanız da 10 koli teslim ediyorsanız da maliyetiniz hemen hemen aynıdır. O zamanlar Express kargo bunu keşfetti ve sektörü değiştiren bir kavram üretti.

KFL! Yani Koli Fiyat Listesi.

Anlamı şuydu. Ben senden bir koli alırım Bölgelere göre ve kolinin büyüklüğüne göre teslim fiyatım sabittir. Yani “Ankara’ya 30 kilo olan bir kolini 30 TL ye götürürüm, sen de maliyet hesabını kolayca yaparsın.” diyorduk. Kargo şirketlerinin fiyat listesine göre o koli faturası 60 TL oluyordu. Yani bir koli verirse müşterinin maliyeti yarı yarıya düşüyordu. Ancak müşteri bir adrese 100 koli verirse bize ödediği para 6000 TL oluyordu, oysa kargo fiyat listesine göre ödeyeceği fiyat 2000 TL oluyordu. Müşteri tek bir koli gönderdiği zaman karlı oluyordu, ama tek adrese 3 koliden fazla gönderdiği zaman biz karlı oluyorduk. Bizde sadece tek gönderi hacmi büyük olan müşterileri hedefliyorduk.

Express Kargo o dönemde çok büyüdü. Bütün büyük müşterileri Yaneks adı altında topladık. Küçük hacimli müşterileri kargo operasyonuna devrediyorduk.

Ancak, senelerdir aynı şekilde çalışmaya alışmış yüzlerce çalışanı olan bir çark bizim istediğimiz şekilde çalışmakta büyük sıkıntılar yaşamaya başlamıştı.

Gençler hatırlamaz ama o zaman çok yüksek enflasyonla yaşıyorduk. O zamanın şirketlerinin finansal yönetimi bugünden çok farklıydı. Gençlerin çok anlayacağını sanmıyorum ama yapılanı anlatayım. Yıllık enflasyonun %80 olduğu günlerden bahsediyoruz. Günlük enflasyon %0,22 olur. Doğal olarak, faiz de enflasyondan birkaç puan yüksek olmaya çalışıyordu. Yani 100.000 TL maaş ödemeniz varsa, ve bu ödemeyi o gün yapmayıp, repo yaparsanız gecelik kazancınız 2.200 TL oluyordu. Bu 100.000 TL ödemeniz çalışanlarınızın maaşı ise, maaşları 45 gün geç öderseniz aslında maaşları bedavaya getirmiş oluyordunuz.

Bütün patron şirketleri böyle çalışıyordu. Üstüne üstlük bunun inanılmaz bir yan etkisi vardı. İçeride bu kadar maaşı olan işçiler içerdeki parasını terk edip istifa edemiyorlardı. Ancak böyle bir haksızlık ettiğiniz zaman doğal (ya da ilahi) adalet yerini bulur. İşçiler şirketten hınçlarını kolilere kötü davranarak, ya da teslimatları geç yaparak çıkartıyorlardı. Hiçbir çalışan şirketin kârını umursamıyordu. Gün geçtikçe bu sorun kemikleşiyordu. Maaşları gününde ödemeye gayret etmek işçileri memnun etmiyordu artık, malum ata sözümüz vardır, “Kırılan ekmek kaynamaz.” diye.  Maaşları gününde ödemek hizmet kalitesini iyileştirmiyordu ve patron faiz geliri kaybediyordu. Yaşar istediklerini yapamayacağını anlayınca  Express Kargo’dan ayrıldı, daha sonra onun işe aldığı hemen hemen herkes ya ayrıldı ya da ayrılmaya zorlandı. Ben de ayrılmaya karar verdim, çok zor bir konuşma oldu. Ajlan ayrılmamı hiç istemedi. Ama benim devam edecek gücüm ve isteğim kalmamıştı. Sonuçta helalleştik.

Bu noktada sektörde çok önemli gördüğüm bir şeyi paylaşmak istiyorum. O dönemde Express Kargo’da birlikte çalıştığım kişilerden bazılarıyla başka şirketlerde tekrar birlikte çalıştım, hiç başımı öne eğdirmediler. Arkamdan da kötü bir söz söylendiğini hiç duymadım. Bunu bana hiç birlikte çalışmadığım Express Kargo’nun genel müdürlüğünü yapmış olan Mustafa söyledi ki iş hayatımda aldığım en büyük iltifattır. Kargo sektörünün doğası, gideni kötülemektir. Gelene yaranmak için şarttır bu. Bu sebeple, tüm birlikte çalıştığım insanların bir tanesinin bile, yeni gelenlere yaranmaya hiç aldırmaması, feleğin beni sevdiğini gösteriyor.

Vallahi kimse yok!

CargoTech’in ilk ayları. Modemler 56k dial-up modemler. Her bölge kendi bilgilerini giriyor ve benim DOS ortamında yazdığım programla bilgilerini merkeze aktarıyorlar. Herkesin bildiği gibi, işler planladığınız gibi gitmez. Düşünemediğiniz hatalar çıkar daima. Program bir hata verir. Bu hata genellikle İngilizce bir hatadır. Operatör size hatayı okumaya çalışır telefonda ama ya o anlatamaz derdini, ya da siz anlayamazsınız.

O zamanlar CarbonCopy diye bir program var. Uzakten erişim programı. Bugünkü gençlere TeamViewer desem, “Hah anladım” derler.

Hata olduğunda ben CarbonCopy hazırla diyorum. Sonra Dial-up modemle bağlanıyorum. Karşı bilgisayarda aynı hatayı tekrar oluşturuyorum, hatayı anlıyorum. Çözümü buluyor ve uyguluyorum. Ama her zaman uzaktan çözülemiyor sorun. CarbonCopy nin bir de chat ekranı var. Karşıdaki operatöre, “şunu yap, bunu yap, sorun çözülmezse beni tekrar ara” diyorsunuz, genellikle çözülüyor sorun. Çözülmediği zaman o bölgeye gitmişliğim de çoktur.

Bursa bölgede böyle bir problem oldu bir gün.

Bağlandım, uğraştım ama çözemedim problemi. Novell server ın kapatılıp açılması lazım. (Novell network hatırlayanlara selam olsun. 😊)

Chat ekranına geçtim, “Orada kimse var mı?” diye yazdım. Bir süre bekledim…

Beklediğim şey, “Buyurun Fatih Bey, ben Orhan” gibi bir yazının ekranda belirmesi. Ben de yazacağım ki, “Şunu yap, bunu yap”.

Ekranda bir yazı oluşmaya başladı yavaş yavaş.

“k..i..m..s..e….y..o..k”

Sandalyeden düştüm gülmekten.

Sonra anladık ki, operatör oda temizlenirken dışarı çıkmış ama odayı temizleyen arkadaşımız kendi kendine çalışan bilgisayarı seyrediyormuş. Bilgisayar kendisine bir soru sorunca, cevap vermesi gerektiğini düşünmüş. Yetkili operatörün bilgisayar başında olmadığını anlatmaya çalışmış bilgisayara.

CargoTech insan kaynağı açısından çok şanslı bir şirketti. Her çalışanımız daima işin bir ucundan tuttu, bazen yanlış tuttu, bazen tam tutması gerektiği yerden tuttu ama hiçbir çalışanımız şirketini kötü rüzgârlara terk etmedi.

Biz de onlar gibi davranmaya çalıştık onlara. Bazen becerebildik, bazen beceremedik.

Bilgisayarlar kargoya giriyor

Artık yavaş yavaş bilgisayarlar da sektöre girmeye başlamıştı. Bu konuda gözleyebildiğim kadarıyla öncü şirket Express Kargo idi. Express Kargoda Ajlan, yeğeni İlkay’ın yardımıyla pek çok şubesinde (hepsinde değil, çünkü bir bilgisayar ve bir yazıcı hele hele yanında bir dial-up modem ucuz cihazlar değillerdi.) faturaları bilgisayara giriyor, yazıcıdan bastırıyorlar, bu bilgileri 1400 baud modemlerle merkeze gönderiyorlardı.

Burada 1400 baud u anlatmak isterim. Bu saniyede 1400 bit gönderen modem demek. Şu anda evlerimizde, cep telefonlarımızda saniyede 100 milyon bit (yüz megabit) gönderip alabiliyoruz. O zamanki iletişim 70 kere daha yavaş. Bu korkunç yavaşlığı kesinti olmaması halinde elde edebiliyorsunuz. Kesinti ise hayatınızın bir parçası. “Koptu!” diyorsunuz ve yeniden bağlanmaya çalışıyorsunuz. Ödediğimiz telefon faturaları da kâbus gibiydi.

Bilgisayar olmayan onlarca şube var tabi. Onlarda belgelerini bir zarfa koyuyorlar ve merkeze yolluyorlar. Merkezde bir operatör ordusu var, bütün bu bilgileri merkezde giriyorlar. Çok şaşırmayın, o zamanlar bankalar da böyle çalışıyordu.

Biz CargoTech i kurduğumuz zaman tüm modemlerimiz 56K idi. En yakın rakibimizden 40 kat hızlıydık yani. 😊

90lı yılların başında dünyada önemli bir kavram gelişmeye başladı. Tedarik Zinciri Yönetimi! (Supply Chain Management)

Dünyada özellikle uluslararası şirketler satın alma, üretim, depolama ve müşteriye ürünü ulaştırma arasında koordinasyon kurma konusunda sıkıntılar yaşıyordu. Tedarik zinciri yönetimi kavramı otaya çıkınca şirketler bu işlevleri tek bir çatı altında toplamaya başladılar. Bu konuda hem teknolojiye hem de insan kaynaklarına büyük yatırımlar yaptılar. Depolama ve sevkiyat işlemleri ise artık Lojistik adı altında değerlendiriliyordu.

Bu dönemde ben, Johnson & Johnson firmasının fabrika müdürü olarak çalışıyordum. Benim de en büyük dertlerimden biri olmaya başlamıştı lojistik. O zaman İstanbul dağıtımını 3 kamyonetle kendimiz yapıyorduk. Anadolu sevkiyatlarını ise İki firmayla yapıyorduk. Bunlardan birincisi Ambarlarda bulunan Yeni Ertaş Ambarı diğeri ise Express Kargoydu. Anadolu’daki büyük şehirleri Express Kargo ile gönderiyorduk. Ankara ve küçük şehirleri ise Yeni Ertaş ambarı ile sevk ediyorduk. Yeni Ertaş ambarı Ankara’da konuşlu bir firmaydı. Ankara mallarını kendi kamyonlarıyla sevk ediyor. Diğer ürünleri ise Topkapı da ilgili firmalara veriyordu. Bu hizmet karşılığında o firmalardan belirli bir komisyon alarak hayatını devam ettiriyordu. Her iki firmadan da üzerimde inanılmaz bir baskı oluşmaya başlamıştı. İki firma da tüm sevkiyatı kendileriyle yapmamı istiyordu.

Yaşadığım diyalogları anlatmayı hiç istemiyorum.

Sonuçta o zaman Express Kargo’nun genel müdürü olan Celal (tarihçede ileride de adını duyacaksınız) beni ve direktörümü ikna etti ve tüm sevkiyatımızı Express Kargo ile yapmaya başladık. Bunun en önemli sebebi aylık teslimat raporu vermeleriydi. Çünkü benim şirkette yeni sorumluluklarımdan biri uluslararasına teslimat raporu vermek zorunda oluşumdu. Ambarlardan böyle bir rapor olmak mümkün değildi.

1994 yılında Johnson & Johnson’dan ayrıldım ve bir yazılım şirketi kurdum. İşler başlangıçta iyi gitti ama sonra pek durağanlaştı. O günlerde Yaşar’dan bir telefon aldım. P&G de bir dönem birlikte çalışmıştık. O Fabrika Müdürüydü ben de Sentetik Departman Müdürü olarak ona bağlı çalışıyordum. “Gel görüşelim.” dedi. P&G den ayrılmış, Express Kargo’ya ortak ve Genel Müdür olmuştu.  Odasından çıktığımda Express Kargo IT den sorumlu Genel Müdür Yardımcısıydım.

Türkiye’de kargo sektörünün şekillenmesinde Tümtis sendikasının etkisini hiç kimse bilmiyor ne yazık ki. Ambarlarda yaptıkları grev, kargo sektörünün dev gibi büyümesini sağlamıştı. Grevde çözüm sağlanmıştı ama ambarlar kargo şirketlerinin bu kadar kolay piyasaya girmiş olmalarının etkisini bir türlü yenemiyordu.

Artık Tümtis’in hedefi kargo şirket çalışanlarıydı. İlk hedef Kargo sektörünün en büyüğü olan Yurtiçi Kargo oldu. Yönetimin sendikal örgütlenmeyi fark etmemiş olmalarına hala inanamam. 1991 yılında Yurtiçi Kargonun pek çok şubesinde ve Aktarma Merkezlerinde direniş başladı. Yurtiçi Kargo gerçekten gafil avlanmıştı. Birçok müşterinin malları yerde kaldı. Yurtiçi Kargo çok büyük olduğu için kısa sürede çözüm üretemedi. Aylar sonra İbrahim Arıkan’ın çok güçlü olduğu eğitim sektörünün emekli öğretmenleri şirketi kurtardı. İbrahim bey emekli öğretmenlere acentelik vererek şirketi yeniden yarattı. Bu acente yapısında Yurtiçi Kargo’da sendikal örgütlenme bir daha mümkün olmayacaktı. İbrahim bey ülkemiz şartlarında dahiyane bir başarıya imza atmış, o zaman ülkemizde pek bilinmeyen franchising sistemini keşfetmek zorunda kalmıştır. O zaman yöneticileri ile birlikte yarattıkları kargo acenteliği sistemi bugün de başarıyla devam etmekte.

Yurtiçi Kargoda yaşanan bu direniş, sektörün diğer şirketlerine yaramıştı. Aras Kargo, Express Kargo ve Anadolu Kargo inanılmaz bir hızla büyüyordu.

Sektörün rengi değişmeye başlamıştı.

En etkili tahsilatçı.

İşin tarihçesini oluşturmasalar da masalı masal yapan anılardır. Bu anılar olmasaydılar, tarih hiç yaratılamazdı.

Onları da yazacağım, aklıma geldikçe. Okuyanların katkısı da şart illa ki.

Kargo tarihi, Ceyar’sız yazılamaz.

Ceyar, kargo işine Express Kargo’da Mecidiyeköy şubede kurye olarak işe başlamış. Adı Cevdet ama herkes ona Ceyar derdi.

Kurye olarak çok başarılı değilmiş, ama elinden geleni dibine kadar yapan karakteri yüzünden hiç kimsenin onu şirketten uzaklaştırma cesareti olamamış. CargoTech kurulduğunda bize katıldı. “Tahsilatçı” olarak.  Yanlış anlaşılmasın lütfen.

Kargo işinde tahsilat en zor iştir. “Ücret alıcı” denilen kargolar en zor tahsilattır. Zamanla yok olacağına eminim. Aslında “ana fikir” çok güzel. Nakliye masraflarını gönderici değil de kargoyu alan ödüyor. Sizin de kargo ücretini almadan teslimatı yapmamanız gerekiyor. Mantık doğru ama siz kargoyu teslim etmeye gidiyorsunuz, adam “Cuma’ya gel öderim.” diyor.

Yok namaz değil, o zamanlar Cuma dediğimiz şey tahsilat günüydü. Bu kadar dindar değildi insanlar. İlk Cuma gidip paranızı alınca iş otomatiğe binerdi. Her Cuma günü elinizde faturalarla gidip paranızı alırdınız. Ama her işletmenin iyi günü, kötü günü olurdu. “Haftaya artık” deyince müşteri, çok itiraz edemezdiniz. Eğer ayın son günüyse o Cuma. İşler karışırdı. Maaş alamazdınız o Cuma. Ceyar bu gerçeğin çok farkındaydı.

Nasıl yapardı o tahsilatları hiç anlamadım. Boş geçeceği günü bilirdi, Ay sonundaki cumalarda hiç boşu olmazdı.

Bir müşterimizin muhasebecisinin Kahraman’a telefon etmesini hiç unutmuyorum. “Kahraman bey, bir daha tahsilat için lütfen Cevdet beyi bana yollamayın. Size yalvarıyorum. Şirkette hiç para yok ama, boynunu öyle bir büküyor ki, yeni aldığım maaşımı verdim, Kıyamıyorum bu çocuğa” diye ağlamıştı kızcağız telefonda.

Ceyar sayesinde alıyorduk maaşlarımızı…

Azıcık tarihçeye katkıda bulunacağım. Kargo ücreti müşterilerin çok umurunda olamadı ne yazık ki. Biz mi çok eziktik, müşteriler mi lojistiğin öneminin farkında değildi emin değilim. Kargo sektörünün en feci yanlışının bu olduğunu düşünüyorum. Zaten Cargotech’in 1995 yılında fark ettiği ancak komple değiştirmeye gücünün yetmediği tahsilat problemi her gün daha fazla çözüme yaklaşıyor. Çok yakın bir zamanda “Ücret Alıcı” kargo tedavülden kalkacak. Göndericiler kargo ücretini ödeyecek ve kendi faturasına dahil edecek bu gideri.

Bir teslimat, iki dakika sürer, tahsilat ise 5 dakika ile iki saat arasında süre emer. Tahsilat yapmayan bir şube aracı yerine göre günde 30-50 teslimat yapabilir. Tahsilat yapması gereken bir aracın günlük 20 teslimatı geçmesi Hz. Musa’nın Kızıldenizi yarması gibi bir olaydır.

Şansınız varsa ve haftalık tahsilat yapıyorsanız, bana telefon edin size Ceyar’ın telefonunu vereyim. Bir iş teklifi yapın, belki ikna edersiniz. Ama sizi uyarmadan geçmeyeyim.

Ceyar’ın o zamanlar yalnız yaşadığı Küçükçekmece gölünün kıyısındaki evde sakladığı paşa dedesinin kılıcına dikkat edin. Kimsenin canı yansın istemem. 🙂

 

 

 

Zor başlangıç, sıkıcı gelebilir ama bilmek lazım!

Bugünlerde Türkiye’de kargonun tarihçesi üzerine bir araştırma yapmaya kalkarsanız hiçbir şey bulamazsınız. Ben de yazmazsam lojistik sektöründe hiçbir kaynak olmayacak diye düşündüm. Kaynak olmaması son derece doğal. Kargo sektörü öyle bir sektör ki, sürekli bir koşturmaca halinde çalışıyor tüm çalışanlar. Geri dönüp bakacak vakit hiç olmuyor. Sektörün dışına çıkanlar ise geçmişi hatırlamak istemiyor. Ama bu sektöre bulaşanlar genellikle çok zor sektörü terk ediyor. Kayakçılar kayak sporu ile ilgili azıcık argo bir deyim kullanırlar. Affınıza sığınarak paylaşıyorum. “Kıçına bir kere kar suyu kaçmayagörsün, bir daha kurtulamazsın.” Kargo işi de üç aşağı beş yukarı böyledir.

Ben hasbelkader 1994 yılında kargo sektörüne girdim. O sırada hızla gelişen bir sektördü. Bu macerayı ileride anlatırım ama kargo sektörü nasıl doğdu, hatırladığım ve araştırabildiğim kadarıyla anlatayım.

Öncelikle, hatırladıklarım ve internette bulduğum bilgilerde hatalar olabilir. Bu konuda hafızasında bilgi olanlar yanlışları düzeltirlerse minnettar olacağımı peşinen belirteyim.

İlk kargo şirketi olma konusunda iki iddialı şirket var. Aras Kargo ve Yurtiçi Kargo. Aras Kargo rahmetli Celal Aras tarafından 1979  yılında pazarlama ve dağıtım şirketi olarak kurulmuş. (Kargo şirketi değil) 1989 yılında ise “erişilen dağıtım gücü” sebebiyle Aras Kargo markasına dönüşmüş. Yurtiçi Kargo ise 1982 yılında MEF dershaneleri sahibi İbrahim Arıkan tarafından kuruluyor. Nasıl bir ileri görüş, hayran olmamak elde değil.

Çünkü o sıralarda ülkedeki tüm nakliyat Topkapı da konuşlanan ambarlar tarafından yapılıyor. Ambar operasyonunu incelerseniz son derece akıllı. Diyelim ki, Konyalısınız. Bir ya da birkaç kamyon ediniyorsunuz. Siz de sermaye yoksa kamyon alabilecek birkaç arkadaş buluyorsunuz. Konya’da bir depo bulmak kolay. İstanbul Topkapı’da bir ofis kiralıyorsunuz. Şirketin adını bulmak ta kolay. “Konya Ambarı”. Daha sonra rakiplerinizin adları da belli. “Öz Konya Ambarı”, “Yeni Konya Ambarı”. Yaratıcı olanlar ise “Mevlâna Ambarı” adını kullanabilirler. İşin ilginç yanı bu rakiplerin hemen hemen hepsi sizin eski çalışanınız olurlar.

Sistem basit çalışır. Konya’ya İstanbul’dan mal göndermek isteyen tüccar Topkapı ambarlara malını getirir. Size malı teslim eder. Siz kamyonunuza malı yüklersiniz. Kamyon dolmadan hareket etmez. O zamanki müşterilerin bu malın yarın Konya’da olması beklentisi de yok. Önemli olan taşıma maliyetinin minimum olması. Kapasite kullanımı her hâlükârda %100.

Fiyat nasıl oluşuyor? Kamyon ya sizin ya da arkadaşınızın. Kamyonun maliyeti belli. Arkadaşınızın ya da çalıştırdığınız şoförün geçimi belli, sizin de geçiminiz belli. Böl bunu kamyona. Fiyatta belli oluyor doğal olarak.

Peki kamyon Konya’dan boş mu dönecek? Elbette hayır.

Konya tahıl ambarı. İstanbul’a gelecek un için Konyalı tüccarlarla anlaşma yapıyorsun. O da sana ilave kâr oluyor. Mis gibi çalışan bir operasyon. Adana’dan dönen kamyonlar yazın karpuz, kışın narenciye taşıyor. Kars’tan dönen kamyonlar canlı hayvan taşıyor.

Hijyen derseniz, o zaman kullanılan bir kavram değil.

Bu arada doğal olarak İstanbul’da bir sürü aracı şirket de kuruluyor. Üreticiler Topkapı da değil, İstanbul’un her yerinde üretim yapılıyor. Bu üreticiler her gün Topkapı’ya gitmek istemiyorlar. İstanbul’un her tarafında (Rami, Nişantaşı, Osmanbey, Tuzla) şehir içi nakliyeciler ortaya çıkıyor. Bu aracılar tüm malınızı sizden alıp, Topkapı’ya götürüyorlar, ilgili ambarlara teslim ediyorlar. Sizden haftalık olarak parayı tahsil edip ambarlara ödemeyi yapıyorlar. Kendi maliyetleri ve komisyonları da kendilerine kalıyor.

1982 yılında bu şartlarda kurulan Yurtiçi Kargo bu hizmeti farklılaştırmaya çalışıyor. Potansiyel müşterileri ikna etmek için bugün hala başımıza bela olan fiyat segmentasyonunu icat ediyor. Başka türlü ambarlarla rekabet edebilmesinin imkânı yok.

Fiyat üçe ayrılıyor.

Adresten alma,

taşıma

ve adrese teslim.

Taşıma fiyatını ambarlar belirliyor. Adresten alma ve adrese teslim fiyatlarını ise aracı şirketler. Buna rağmen alışkanlıkları değiştirmek zor tabi. Türkiye nakliyat sektöründe kargo şirketlerinin payı pek büyümüyor. Bu arada Ajlan ismindeki İstanbul’da öğrenci olan İzmirli bir genç 1983 yılında Express Kargoyu kuruyor. Önce sadece İstanbul-İzmir yüklerini hedefliyor. İkna edebildiği müşterilerin mallarını gidip müşteriden alıyor. O yükler yeterli olmadığı için kamyon kamyonet kaldıramıyor, yalvar yakar şehirlerarası otobüslerin bagajlarında İzmir’e gönderiyor. İzmir’de bulunan akrabaları, arkadaşları teslimatları gerçekleştiriyor. Express Kargo nun ilk sevkiyatları otobüs bagajlarında başlıyor. İnanılmaz güzel bir hikaye.

(Anadolu Kargo kuruluş tarihi hakkında bir bilgi ne yazık ki bulamadım. Batış tarihini 1995 olarak hatırlıyorum. Bilgisi olan arkadaşlar paylaşırlarsa sevinirim.)

Neyse konudan çok ayrılmayalım. 1987 yılının Eylül ayında Topkapı ambarlarda Türk ticaret hayatını çok etkileyecek bir olay oluyor. Ambar işçileri Tümtis önderliğinde örgütleniyor ve çalışma şartlarının iyileştirilmesi için grev başlatıyorlar. İstekler basit. Daha iyi ücret, fazla mesai ücreti, cumartesi günleri çalışılmaması. (ki ambarlar hala cumartesi günü çalışmazlar.)

Aylarca süren bu grev, kargo sektörünün gidişatını değiştiren bir olay olmuştur. İstanbul’dan Anadolu’nun herhangi bir noktasına mal gönderemeyen İstanbul tüccarları çaresiz kargo şirketlerine yönelmek zorunda kalmışlardı. Kargo şirketleri aylarca süren bu grev süresinde Anadolu’daki şubeleşmelerini tamamlama imkânı buldular. Türkiye’nin her yerine sevkiyat yapabilme imkânına kavuştular.

Grev sona erdiğinde kargo şirketleri kan kaybettiler ama artık yeni kavramları dile getirebiliyorlardı. Ürünlerin teslim tarihini garanti edebiliyorlardı. Temizlik konusunda hassas olan müşterilere “Ürünlerinizin canlı hayvan taşınmış bir kamyonla taşınmasını ister misiniz?” sorusunu soruyorlardı.

İşler değişiyordu artık.

Bu satırı okuyorsanız, sabrınız için size minnetarım. Emin olun hikaye hem çok üzücü, hem çok eğlendirici olacak. Hayat gibi bir şey yani…

 

Neden bir kargo masalı?

Geçenlerde internetten eşime bir bilgisayar aldım. 5 günde geldi. Gecikmenin sebebi e-ticaret yapan sitelerin “Efsane Cuma” diye adlandırdıkları alışveriş çılgınlığında yaşadıkları darboğazları hala aşamamış olmalarıydı. İnternette azıcık gezince gördüm ki, e-ticaret siteleri ve kargo şirketleriyle ilgili binlerce şikayet olduğunu görmek beni çok üzdü.

Ben, kargo ve lojistik sektörüne 1994 yılında girdim. 2002 yılında da sektörden çıktım. Azıcık inceleyince korgo şirketlerinin hala aynı şekilde iş yaptıklarını gözledim. Azıcık tarihçe araştırınca, internette bu konuda hiç kaynak olmadığını görmek beni çok şaşırttı.

Hem gençlere kaynak olsun diye, hem de içinde yaşadığım masal tadındaki CargoTech tecrübesini buraya dökmek istedim. Aktaracaklarım sadece hafızamda bulunanlar olacak. Hata yaparsam lütfen düzeltin.

 

Tüm tarihçe herhalde 10-15 bölüm olacak. İşlerden fırsat bulabildikçe 2-3 günde bir yazı yayınlamayı düşünüyorum. Birlikte bu masalı yaşadığım insanlardan bahsederken, İlk isimlerini yazacağım sadece. Soyad kullanmamaya çalışacağım. Hakkın rahmetine kavuşmuş insanların ise soyadlarını da yazacağım. Soylarına duyduğum saygı sebebiyle…

Hepsi huzurlu uyusun… Bana çok şey öğrettiler, yaşayanlar da onların soylarına güzel şeyler öğretsin.

Amin.