GEL BURAYA!

Hatırlar mısınız bilmem… “Bütün Dünya” diye bir dergi vardı. Readers’ Digest dergisinin Türkçe versiyonu… 40’lı, 50’li 60’lı yıllarda doğanlar hatırlar. Orada okumuştum. Tamamını hatırlamıyorum ama hatırlamadığımı uydururum. Hoş bir hikayeydi.

Genç bir kız artist olmak ister, Uğraşır didinir. En sonunda bir yönetmenle bir mülakat yapma şansını elde eder. Mülakatta yönetmen son bir kez sınar güzel ve akıllı kızı. “Senden üç kez  ‘Gel buraya’ demeni istiyorum” der. “Hikayelerini anlatacağım sana.“

“Birinci hikaye şöyle… Çok zengin bir adamla evlisin. Ama ekonomik kriz yüzünden kocanın işleri pek iyi değil. Şirketlerin yaşaması için işçi çıkartmak gerekli. Kocan bu kararı alır ve şirketin binlerce işçisinden 400 işçi çıkarma kararı alır. Bunun üzerine sendika sizin muhteşem villanızın önüne bu işçilerle birlikte gelirler. Günlerce orada gösteriler yaparlar. Öyle ki, evden çıkamaz duruma gelirsin. Kocan ise her sabah işe gider. Birlikte aldığınız o BMW’ye domates, yumurta atılır her sabah. Oysa sen gerçeği biliyorsundur. Şirket batmıştır zaten. Kocanın son bir çıkış bulmak için çabalarını günlerce çaresiz seyredersin. O sırada kalabalığın arasında birisi dikkatini çeker. Defalarca gözgöze gelirsin onunla. Televizyondaki haberlerden onun sendikanın gelecek vaadeden liderlerinden biri olduğunu da öğrenirsin. Nedenini bilemeden kanın kaynar ona, seversin. Bir sabah, televizyonda haberleri izlersiniz kocanla birlikte. Borsa’nın çöktüğünü dinlersiniz. Kocanın son umudu olan borsa yatırımları… Pencereye doğru yürürsün, kocanın farkında olmadan. O güzel ‘sendika lideri’ ile yeniden gözgöze gelirsin… Bir silah sesi patlar kulaklarında. Kocanın çalışma odasına koşarsın… Kapıyı açamazsın arkasında bir şey vardır. Açarsın iteleye kakalaya… İteleyip kaladığın şey kocanın cesedidir… Bakarsın, kanlı halıya, kocanın elinden düşmüş tabancaya, ağlayamazsın. Senelerdir severek nefret ederek koynunda yattığın erkek ‘ölü’dür artık… İçin kin dolar. “Oysa o kimsenin kötülüğünü istememişti… Kimseye de bir kötülüğü dokunmadı..” diye düşünür, kapının önüne çıkarsın… O yakışıklı sendika liderinin gözünün ta içine bakarak mermer merdivenlerde iki basamak inersin. Sessizdir herkes. Herkes duymuştur silah sesini. Onun sebep olduğu sonucu görmesini istersin. Bir taraftan da sarılabileceğin tek adam odur bu dünyada. Gözlerini ayırmadan onun göz bebeklerinden, ‘GEL BURAYA!’ dersin…

Yönetmen devam eder…

İkinci hikaye daha farklı… Bir bayram sabahı… 3 yaşında olan oğlunu yepyeni aldığın giysilerinle donatmışsın. Defalarca öpmüşsün, koklamışsın. Annenlere ziyarete gitmek üzere kapının önündesiniz. Evin kapısını kilitlemek üzere anahtarını çıkartıyorsun ve oğlunun elini bir anlık bırakıyorsun. Bir çığlık atıyor oğlun ve koşmaya başlıyor. Bundan sonrasını yavaş çekim hayal et.. Sen anahtarı bırakıp, dönüyorsun ama oğlunun eli yetişemeyeceğin kadar uzakta… O anda caddede hızla gelen bir araba görüyorsun.

Siyah bir araba… ‘olacakları’ anlıyorsun. Bir çığlık çıkıyor gırtalağından.. Koşmaya başlıyorsun, 3 yaşındaki bir çocuğa yetişemeyerek …

Oğlunun çoktan caddeye vardığını farkettiğin zaman… dizlerinin üzerine çöküyorsun… Siyah araba geçerken caddeden başın dizlerinin arasında..

Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilemeden başın dizlerinin arasında öylece kalıyorsun. Sonra başını kaldırıyorsun oğlunun paramparça cesedine bakmak için… ve o korku dolu mavi gözleri görüyorsun karşı kaldırımın dibinde..

Annesine bakan korku dolu gözleri… Varmış karşı kaldırıma ama ayağı çamurda kaymış ve o güzel elbiseleri çamur içinde… Dizlerin parçalanmış ama, ayağa kalkıyorsun, ve bayramlık elbiselerinin kirlenmesine üzülen bir anne olmanın bilinciyle…. “GEL BURAYA!” diyorsun.

 

Üçüncü hikayede ise aldatılmış bir kadın rolü oynayacaksın. Gerçeği öğrendiğin o ana kadar delice sevdiğin kocanın seni aldattığını öğreniyorsun. Alıyorsun karşına ve konuşuyorsun… Sonra evden kovuyorsun onu yapman gerektiği gibi.

Aradan 1-2 hafta geçiyor. Kızgınlığınla başbaşa ve yalnız başına hep bu olayı düşünüyorsun. Bir akşamüstü kapı çalınıyor, açıyorsun ve kocanla gözgöze geliyorsun. Bütün olanları yeniden hatırlıyor, onun yüzüne bakıyorsun. Onun gözlerindeki ışıltının bir anda korkuya dönüştüğünü görüyorsun. O anda onun elindeki bir beyaz gülü görüyorsun…

Tekrar gözlerine bakıyorsun… Onun gözlerinde gördüğün üzüntü ve çaresizlik yüreğini buruyor ama kararından geriye dönüşün yanlış olduğunu bilerek şimşek bakışlarına devam ediyorsun.

Baktığın gözlerde çaresizlik büyüyor. Gözler yere bakmaya başlıyor. Sana bakmamasına rağmen gözyaşlarını görüyorsun o gözlerde, yüreğin yumuşuyor. Beyaz güle takılıyor gözlerin. Gülün titrediğini görüp şaşırıyorsun.

Kocan sürüdüğü ayakları ile geriye dönüyor. Gidip asansörü çağıran düğmeye basıyor.

Affediyorsun onu.

Kendiliğinden, sadece onun ve senin için… Asansör geliyor, kocan kapısını açıyor asansörün ve içinde ona serılmak, teselli, edilmek, teselli etmek ihtiyacı dayanamayacağın şekilde büyüyor… Derin bir nefes alıyor ve o asansöre girmek üzereyken ‘GEL BURAYA!’ diyorsun…

Hadi bakalım başla.” diyor yönetmen…

Aday bir an düşünür ve, “Siz bir kez söylerseniz ben aynısını yapabilirim.”der , ve rolü alır…

Ben de işe alırdım bu kızı….

Hanginiz bu üç “GEL BURAYA!” yı diyebilir?