Ben ne istiyorum?

İş hayatımızda her an çeşitli kararlar alıyoruz. Sonuçlarınızı yaşıyor ve öğreniyoruz ama, verdiğimiz kararlarla ilgili her şeyi biliyor muyuz? Bir karar aldığımız zaman, sonuçların ne olacağını bize net söyleselerdi ne güzel olurdu değil mi?

Ne istediğimiz hiç düşünüyor muyuz?

İş hayatınızda bir çizgi belirlemeniz gerekiyor. “Tutarlı” olmayı kim ister? Ya da “Cesur” olmayı.

İşe başlarken her yönetici bu kararı almak zorundadır. Ama kimse tutarlı olma kararının cesareti azalttığını söylemez. Ya da cesareti seçenin tutarsızlığı bonus olarak almış olduğunu fısıldamaz kulağınıza.

Başka bir karar vermek zorundadır tüm yöneticiler. En önemli silahını seçer her yönetici adayı. Savaşlara seçeceği silahla katılacaktır. Üç silah vardır seçeceği önünde.

“Zekâ”, “Yetenek” ve “İnanç”.

Eminim hepiniz, “Hepsini birden seçiyorum.” dediniz ama yok öyle bir şey.

Birisi dominant olacak ve diğer ikisini çok az kullanabileceksiniz.

Üçünü birden seçtiyseniz kaybetmeye mahkumsunuz zaten.

Sonra çok zor bir soru çıkacak karşınıza…

İki tercihiniz var gene.

Zenginlik ve dostluk.

Zenginliği seçerseniz, ister istemez hırs ve yalnızlık gelecek size, dostluğu seçerseniz, hassaslık ve kaybetme korkusu ceketinizin içine girecek.

Size sunulamayan bir seçenek var farkındaysanız. “Akıl”. Zaten herkeste bol bol var.

Akıllı olduğunuz için, diyeceksiniz ki, “Ben de Cesarette var, Tutarlılıkta.

Zekâm da var, İnancımda, Yeteneğimde.

Hırsım var, Zenginlik için Yalnızlığı da göze alabilirim.

Arkadaşlık ta neymiş? ki onun için Hassaslık ve Kaybetme korkularını yaşayım. Aptal mıyım ben?

İş hayatınızda yaşadığınız tecrübeler yavaş yavaş sizi şekillendirecek.

Kendinizi tutarlı bulacaksınız, arada bir tutarsız davrandığınız göremeyeceksiniz. Cesaretinizi sorgulamayacaksınız bile. Belki pek çok insanın kaçmaktan korktuğu için cesur sanıldığını da zekanızla kavrayacaksınız. Bunu da zekanızı ispat için yüksek sesle söyleyeceksiniz.

Bazen aceleci davranacaksınız bazen sabırlı. Duruma göre değişmez mi bu?

Başarı sizinle olacak çoğu kez. Başarısızlıklarınızı unutacaksınız. Unutkanlık yöneticinin en gizemli silahıdır. Hırsınız zenginliğinizin artmasını getirecek doğal olarak. Gururunuz alçak gönüllüğünüzün azalmasıyla kibire dönüşecek.

Çevrenizdeki herkes, sizde eksik bir şeyler olduğunu düşünecek ama cesaretlerini tutarlılık uğruna terk ettikleri için size bir şey söyleyemeyecek.

Sonra bir gün, karşınıza sizin gözünüze göre dünyanın en güzel kadını çıkacak. “Bu güzellik benim olmalı!” diye yanarak, sahip olduğunuz her şeyi onun ayakları altına sereceksiniz. O her zaman haklı çıkabilmek için sizde azıcık kalmış olan tutarlılığınızı alacak. Kibrinizi bırakacak ama gururunuzu alacak sizi yönetebilsin. Zekanıza ve zenginliğinize hiç dokunmayacak ve kendi kurnazlığını zekanıza katacak. Kaybetme korkunuzu destekleyecek ki, zenginliğinizin hep kendisiyle paylaşılmasını garantiye alabilsin diye.

Bir çocuğunuz olacak bir gün. Hayatınızın en mutlu günü!

Tüm bildiklerinizi evladınıza aktarmaya çalışacaksınız sevgi ile. Ama ikiniz de çaresiz kalacaksınız. O kendi özelliklerini taşıyacak emin olun.

O yuvadan uçtuğunda kala kalacaksınız. O gün, “Ben aslında ne istiyordum başlarken?” sorusunu soracaksınız sahip olduğunuz her şeye boş gözlerle bakarken.

Sadece bir “Çilekli Pasta” istemişseniz eğer, bu kadar yolu boşa gelmiş olduğunuzu o yaşta fark edeceksiniz.

Lütfen ne istediğiniz bir daha düşünün! Önünüzdeki yol çok uzun…

İnsan kendine sahip çıkmazsa…

Bir ülkenin gelişmişliği, zenginliği sahip olduğu kaynaklara verdiği değeriyle ölçülür. Ancak, bu ölçüm yöneticilerin verdiği değerle değil tüm toplumun bunu sahiplenmesi ile yapılabilir.

Bir toplumun sahip olduğu en büyük kaynak insandır.

Sıkıntı insanın buna sahip çıkmamasıyla başlar. İnsan kendine değer vermiyorsa, işin kötüsü, kendisini sömüren kavramları sahipleniyorsa, bize de “yapacak bir şey yok!” demek düşer.

Anlatacağım hikaye, sonuç olarak bunu anlatsa da, bu kadar karamsar değil. Çünkü gerçek. Çünkü bu toplumun bir hikayesi. Bu kadar basit.

90 lı yılların başında uluslararası bir şirketin İstanbul’daki fabrikasında fabrika müdürüyüm. Fabrika uluslararası bir denetim geçirecek. O zamanki genel müdürümüz, Roger fabrikaya geldi. İşin önemini anlattı. Daha denetime 3 ay var.

Bana dedi ki, “Fatih, bu şirketimiz için çok önemli. İşçi sağlığı ve iş güvenliği işçileri bilinçlendirmeden olmaz işçileri buna inandırmayı başaramazsan, bu denetimi geçemeyiz. Eğitime önem vermen lazım.” dedi.

90 lı yılların başlangıcı olduğunu düşünürseniz, zordu işim. Fabrikada haftada iki gün üretime ara verip, eğitimler yapmaya karar verdim.

Eğitimleri yapmaya başladık. Ben inanıyordum işçi sağlığı ve iş güvenliğinin önemine ama işçilerim huzursuzdu. Yetiştirmeleri gereken üretim vardı, ama ben üretimi kesiyordum. 1 saat boyunca, onların emniyeti ve sağlığının üretimden daha önemli olduğunu anlatıyordum.

İnanmıyorlardı kendilerinin üretimden daha önemli olduğuna.

Ama o eğitimler sayesinde çok yol aldık. Fabrikamızda hiç iş kazası olmuyordu. Özellikle kadın işçiler daha fazla gülümsüyordu yaptığımız değişikliklere bakarken. Kadınlar öngörebilen ve önlem alanlara daha fazla güvenirler. Soylarının devam edebilmesi için gereklidir bu.

Denetime 10 gün kala, Roger son bir denetime geldi. Açıkçası, iyi bir iş yaptığımı düşünüyordum. Fabrikayı dolaşmaya başladık. Her şey yolunda gidiyordu. Ta ki PVC şişe ürettiğimiz, “Blow Molding” bölümüne gelinceye kadar.

Oradaki iki makinaya bakan operatörüm Nazir, ortalarda görünmüyordu. Roger sol tarafa yukarı bakınca ben de o tarafa döndüm. Nazir düz duvarda yerden 3 metre yukarıda bize son derece endişeli bakışlarla bakıyordu.

İş hayatımın en sıkıntılı anlarından biridir o an. Roger bana baktı, ben ona baktım. Bir sonraki departmana yürüdük.

Başka bir sıkıntı olmadı, sonraki bölümlerde. Roger’ı yolcu ederken, yüzümün kıpkırmızı olduğunu hissediyordum. Sağ elini uzatıp, sol dirseğimi tuttu. “Fatih, çok iyi bir iş başarmışsın, ama bir şeyi çok iyi anlamanı istiyorum.” dedi. “Bu benim kariyerim için çok önemli! İş ve işçi güveniliği denetiminden geçemeyen bir genel müdürün bu şirkette geleceği olamaz.”

Ne diyeceğimi bilemedim. O kadar aylık çalışmanın, eğitimlerin hiçbir değeri kalmamıştı.

“Merak etme Roger.” lafından başka diyecek bir laf bulamadım.

Roger’ı uğurladıktan sonra odama çıktım. “Nazir gelsin.” dediğim anda Nazir odanın kapısında bitti.

“Buyur Fatih bey.”

“Odanın kapısını kapa.” dedim ki o fabrikada müdürlük yaptığım 2,5 sene boyunca odamın kapısının kapalı olduğu çok nadir anlardan biridir.

Açtım ağzımı, yumdum gözümü.

Nazir, sadece, çelik burunlu iş ayakkabılarının burunlarına bakıyor. Benim nefesimin tükenmeye yakın olduğunu hissedip, anlatmak için başını kaldırdı.

“Fatih bey, Yukarıda duvarda küf gördüm, Roger bey gelmeden temizlemek istedim.” dediği anda nefesime güç geldi.

“Ulan, düz duvara nasıl tırmandın?” diye patladım.

Garibim Nazir, duvardaki benim göremediğim küçük çıkıntıları izah etmeye çalışırken, ben kendime geldim.

“Oğlum Nazir, anlamıyor musun, tüm derdimiz senin canın, senin güvenliğin. Tüm bu yaptıklarımızı senin canına bir şey olmasın diye yapıyoruz. Niye sen böyle yapıyorsun?”

Başı önde, son sözünü söyledi.

“Tamam müdürüm, anladım. Sen ne dersen o. Öl de ölürüm vallahi.”

Baktım sinir krizi geçireceğim, “Çık Nazir. Çık, Tamam!” dedim.

Merak ediyorsanız, denetimde hiçbir problem olmadı.

Eminim Nazir, “Öl” dersem ölür.

Nazir bana çalışanlarıma doğru emir vermeyi öğretti. O günden beri onların iyiliğini istediğimi söylüyorum hep.

Çalışanınınız yaşarsa yaşarsınız,

Çalışanınız mutlu olursa mutlu olursunuz.

 

GEL BURAYA!

Hatırlar mısınız bilmem… “Bütün Dünya” diye bir dergi vardı. Readers’ Digest dergisinin Türkçe versiyonu… 40’lı, 50’li 60’lı yıllarda doğanlar hatırlar. Orada okumuştum. Tamamını hatırlamıyorum ama hatırlamadığımı uydururum. Hoş bir hikayeydi.

Genç bir kız artist olmak ister, Uğraşır didinir. En sonunda bir yönetmenle bir mülakat yapma şansını elde eder. Mülakatta yönetmen son bir kez sınar güzel ve akıllı kızı. “Senden üç kez  ‘Gel buraya’ demeni istiyorum” der. “Hikayelerini anlatacağım sana.“

“Birinci hikaye şöyle… Çok zengin bir adamla evlisin. Ama ekonomik kriz yüzünden kocanın işleri pek iyi değil. Şirketlerin yaşaması için işçi çıkartmak gerekli. Kocan bu kararı alır ve şirketin binlerce işçisinden 400 işçi çıkarma kararı alır. Bunun üzerine sendika sizin muhteşem villanızın önüne bu işçilerle birlikte gelirler. Günlerce orada gösteriler yaparlar. Öyle ki, evden çıkamaz duruma gelirsin. Kocan ise her sabah işe gider. Birlikte aldığınız o BMW’ye domates, yumurta atılır her sabah. Oysa sen gerçeği biliyorsundur. Şirket batmıştır zaten. Kocanın son bir çıkış bulmak için çabalarını günlerce çaresiz seyredersin. O sırada kalabalığın arasında birisi dikkatini çeker. Defalarca gözgöze gelirsin onunla. Televizyondaki haberlerden onun sendikanın gelecek vaadeden liderlerinden biri olduğunu da öğrenirsin. Nedenini bilemeden kanın kaynar ona, seversin. Bir sabah, televizyonda haberleri izlersiniz kocanla birlikte. Borsa’nın çöktüğünü dinlersiniz. Kocanın son umudu olan borsa yatırımları… Pencereye doğru yürürsün, kocanın farkında olmadan. O güzel ‘sendika lideri’ ile yeniden gözgöze gelirsin… Bir silah sesi patlar kulaklarında. Kocanın çalışma odasına koşarsın… Kapıyı açamazsın arkasında bir şey vardır. Açarsın iteleye kakalaya… İteleyip kaladığın şey kocanın cesedidir… Bakarsın, kanlı halıya, kocanın elinden düşmüş tabancaya, ağlayamazsın. Senelerdir severek nefret ederek koynunda yattığın erkek ‘ölü’dür artık… İçin kin dolar. “Oysa o kimsenin kötülüğünü istememişti… Kimseye de bir kötülüğü dokunmadı..” diye düşünür, kapının önüne çıkarsın… O yakışıklı sendika liderinin gözünün ta içine bakarak mermer merdivenlerde iki basamak inersin. Sessizdir herkes. Herkes duymuştur silah sesini. Onun sebep olduğu sonucu görmesini istersin. Bir taraftan da sarılabileceğin tek adam odur bu dünyada. Gözlerini ayırmadan onun göz bebeklerinden, ‘GEL BURAYA!’ dersin…

Yönetmen devam eder…

İkinci hikaye daha farklı… Bir bayram sabahı… 3 yaşında olan oğlunu yepyeni aldığın giysilerinle donatmışsın. Defalarca öpmüşsün, koklamışsın. Annenlere ziyarete gitmek üzere kapının önündesiniz. Evin kapısını kilitlemek üzere anahtarını çıkartıyorsun ve oğlunun elini bir anlık bırakıyorsun. Bir çığlık atıyor oğlun ve koşmaya başlıyor. Bundan sonrasını yavaş çekim hayal et.. Sen anahtarı bırakıp, dönüyorsun ama oğlunun eli yetişemeyeceğin kadar uzakta… O anda caddede hızla gelen bir araba görüyorsun.

Siyah bir araba… ‘olacakları’ anlıyorsun. Bir çığlık çıkıyor gırtalağından.. Koşmaya başlıyorsun, 3 yaşındaki bir çocuğa yetişemeyerek …

Oğlunun çoktan caddeye vardığını farkettiğin zaman… dizlerinin üzerine çöküyorsun… Siyah araba geçerken caddeden başın dizlerinin arasında..

Aradan ne kadar zaman geçtiğini bilemeden başın dizlerinin arasında öylece kalıyorsun. Sonra başını kaldırıyorsun oğlunun paramparça cesedine bakmak için… ve o korku dolu mavi gözleri görüyorsun karşı kaldırımın dibinde..

Annesine bakan korku dolu gözleri… Varmış karşı kaldırıma ama ayağı çamurda kaymış ve o güzel elbiseleri çamur içinde… Dizlerin parçalanmış ama, ayağa kalkıyorsun, ve bayramlık elbiselerinin kirlenmesine üzülen bir anne olmanın bilinciyle…. “GEL BURAYA!” diyorsun.

 

Üçüncü hikayede ise aldatılmış bir kadın rolü oynayacaksın. Gerçeği öğrendiğin o ana kadar delice sevdiğin kocanın seni aldattığını öğreniyorsun. Alıyorsun karşına ve konuşuyorsun… Sonra evden kovuyorsun onu yapman gerektiği gibi.

Aradan 1-2 hafta geçiyor. Kızgınlığınla başbaşa ve yalnız başına hep bu olayı düşünüyorsun. Bir akşamüstü kapı çalınıyor, açıyorsun ve kocanla gözgöze geliyorsun. Bütün olanları yeniden hatırlıyor, onun yüzüne bakıyorsun. Onun gözlerindeki ışıltının bir anda korkuya dönüştüğünü görüyorsun. O anda onun elindeki bir beyaz gülü görüyorsun…

Tekrar gözlerine bakıyorsun… Onun gözlerinde gördüğün üzüntü ve çaresizlik yüreğini buruyor ama kararından geriye dönüşün yanlış olduğunu bilerek şimşek bakışlarına devam ediyorsun.

Baktığın gözlerde çaresizlik büyüyor. Gözler yere bakmaya başlıyor. Sana bakmamasına rağmen gözyaşlarını görüyorsun o gözlerde, yüreğin yumuşuyor. Beyaz güle takılıyor gözlerin. Gülün titrediğini görüp şaşırıyorsun.

Kocan sürüdüğü ayakları ile geriye dönüyor. Gidip asansörü çağıran düğmeye basıyor.

Affediyorsun onu.

Kendiliğinden, sadece onun ve senin için… Asansör geliyor, kocan kapısını açıyor asansörün ve içinde ona serılmak, teselli, edilmek, teselli etmek ihtiyacı dayanamayacağın şekilde büyüyor… Derin bir nefes alıyor ve o asansöre girmek üzereyken ‘GEL BURAYA!’ diyorsun…

Hadi bakalım başla.” diyor yönetmen…

Aday bir an düşünür ve, “Siz bir kez söylerseniz ben aynısını yapabilirim.”der , ve rolü alır…

Ben de işe alırdım bu kızı….

Hanginiz bu üç “GEL BURAYA!” yı diyebilir?