Verimlilik!

Yeri geldi, anlatmam lazım. Programımız DOS ortamında çalışıyor. Clipper ile yazılmış. Veri tabanı DB3P.

MSSQL MySQL daha yok. Delphi daha yeni çıkmış, bütün bilgisayarlarımız Desktop. O zaman Perpa’da bulunan İnselberg firmasıyla çalışıyoruz. Patron Bernard İnselberg, ama bütün işi yürüten gencecik oğlu Joseph. O zamanlar bilgisayar alınacağında onlardan teklif alıyorum. Joseph diyor ki, “Fatih beyciğim, sana 455 dolara toplarım bu bilgisayarları.” 2 yerden daha teklif alıyorum ama kimse Joseph’in verdiği fiyatlara inemiyor. Bu şubeleri kurarken gene Joseph’ten teklif aldım. Başka hiçbir yeri de aramadım zaman kısıtı olduğu için.   Bilgisayarlar geldi, fatura da bilgisayarlarla birlikte. Faturayı kontrol ettim her yöneticinin yapması gerektiği gibi. Faturalara göre her bilgisayar 435 dolardı. Gayrı ihtiyari faturayı keserken 5 yerine 3 tuşuna basmış diye düşündüm. Telefon açtım. Sekreterleri olmadığı için! telefonları ya Joseph veya Bernard bey açardı. “Faturayı yanlış kestin galiba Joseph” dedim. “değil abi” diye cevap verdi, “Senin bilgisayarları biz toplayıncaya kadar parça fiyatları düştü. Ondan 20 dolar ucuz.” Hayatım boyunca ticaret yapmaktan gerçekten zevk aldığım, dürüstlüklerine hayran kaldığım bir baba oğuldu onlar. Onları tanıdığım için Tanrıma hep şükrettim.

Kısacası artık tüm Türkiye’ye dağıtım yapabilen bir şirket olmuştuk.

Alın size bir başka sır vereyim. Dağıtım yapabilen bir şirkettik, tam bir kargo şirketi hiç olmadık. Diyarbakır’da bir şubemiz vardı. Harika bir de şube müdürümüz. Rahmi, ODTÜ de doktorasını bitirmek üzereydi. Ama bizimle kargo işine girdiğinden, doktorayı bitirmesi o zaman mümkün olmadı.  Urfa, Şırnak, Hakkâri, Tunceli, Elazığ, Malatya, Van illerini Diyarbakır şubemiz dağıtıyordu. Müşterilere diyorduk ki, “Biz Van’a her haftanın Salı ve Cuma günleri gideriz.  Müşterinize söyleyin, siparişlerini buna göre versin.” Her müşterimiz ve onların Van’daki müşterileri anlıyordu bunu. Çünkü biliyorlardı her Salı ve Cuma günü CargoTech logolu kamyonetimiz Van sokaklarındaydı. Hiçbir Van müşterisi perşembe günü şikayet telefonu açmıyordu. Bölgenin o yıllardaki güvenlik durumunu düşünürseniz Rahmi mucize yaratıyordu ve çok mutluydu.

Sizi çok sevdiğimden, kargocuların asla anlayamadığı (belki de asla anlamayacağı) ikinci sırrı da vereceğim.

Sırrın adı: “Dönüş yükü acıtır canını!”

İşin bütün hatası kamyoncu gibi düşünmekten kaynaklanır. Diyelim ki kamyoncusunuz, İstanbul’dan Artvin’e bir yük yüklediniz, iyi bir fiyatla taşıdınız, teslimatı da yapıp paranızı aldınız. Ancak bu noktada Artvin’de dımdızlak kaldınız. İstanbul’a döneceksiniz, Artvin’den İstanbul’ a yük mü var? Bir yük bulursanız eğer, ne fiyat vereceksiniz? İşin kötüsü o sırada Artvin’de sizin gibi olan 5 kamyon daha var. Artvin’e yükü getirdiniz 5.000 TL ye Artvin’den İstanbul’a, ne fiyat vereceksiniz? Bu durumun literatürde tek adı vardır:  ”Mazot parası çıksın bari abi” sendromu.

İyi ama, kargocu kamyoncu değil ki. Kargocu dediğin salt nakliyeci değil. Adresten malı alıyor, işin kötüsü adrese teslim ediyor. Bir kez düşünün, İstanbul’da bir koli alıyorsunuz, Artvin için bu kolinin kilogramına 3 TL fiyatla fatura kesiyorsunuz. Diyelim ki bu koli 20 kg. sizin kestiğiniz fatura 60 TL. Oysa Artvin’den bir koli alıyorsunuz. Ve o koliyi alabilmek için diğer kargo firmalarıyla kapışıp 20 TL fiyat veriyorsunuz. Aldınız koliyi. İstanbul’a kamyonunuz dolu geliyor. O 20 TL ciro sağlayan koliyi İstanbul’da dağıtabilmek için 30 TL masraf ediyorsunuz. Sonra da öğünüyorsunuz Benim Anadolu cirom yüzde şu kadar arttı diye. Bizim kamyonlarımız sadece müşterilerimizin iadelerini taşırdı İstanbul’a.

Anadolu’da hiçbir müdürümüze ciro arttır baskısı yapmadık. Sadece ve sadece teslimat performanslarını sorguladık. Bu sayede teslimat performansımız hep rakiplerimizin üstünde oldu. 3 aylık değerlendirme toplantıları yapardık bölge müdürlerimizle. Teslimat performanslarını ortaya koyardık, rakam ve grafiklerle. Rakamla konuştuğunuzda, bahane dinlememe özgürlüğünüz olur. İki-üç toplantı sonrası tüm bölge müdürleri toplantıların nasıl gittiğini kavramışlardı.

Hiç unutmam, İzmir’deki toplantımızı. Sevgili Hatice (İzmir Bölge Müdürümüz) toplantıyı organize ediyor. Beklediğimiz gibi her şey mükemmel. Gene beklediğimiz gibi, tüm bölge müdürlerimiz, teslimat performanslarını toplantıya gelmeden hesaplamışlar. Sonuçta, aynı bilgisayar programını ve aynı verileri kullanıyoruz. Ama hepsi, onlarca klasörle gelmişler. Klasörler dolusu Kamyon geç giriş tutanakları. Anlatmaya çalıştıkları şey, “Kamyonlar zamanında gelse tüm teslimatlar zamanında olur.” O gün, benim yönetici olarak en mutlu olduğum günlerden biridir. Bölge müdürlerimiz, yaptıkları işleri en az benim gibi takip ediyordu. Bir yönetici, bir patron Tanrıdan daha fazla ne isteyebilir ki?

Bilmiyorsanız… Yöneticiler ve patronlar her zaman daha fazlasını ister. Kahraman çıktı kürsüye ve bir akşam önce birlikte hazırladığımız slaytları gösterip konuşmaya başladı.

“Teslimat konusunda yaptıklarınızı takdir ediyoruz ve bu konuda bizim araç organizasyonunda yapacağımız çok şey olduğunu biliyoruz ama…” diye başladı. “Teslimat performansı konusunda hepimizin atacağı daha çok adım var, bunu biliyorum ama ihmal ettiğimiz birkaç önemli konu var.” diye devam etti. Bölge müdürlerine baktığımda, gülmekten yerimde duramadım, salondan çıktım.

Konumuz artık “VERİMLİLİK”ti.

Rakamlar ortadaydı. Antalya’nın yaptığı her teslimat 4,35 TL iken İzmir’in maliyetleri niye 6,15 TL idi?

Hadi Diyarbakır’ı anlıyoruz, bölge büyüklüğü sebebiyle ama Bursa niye teslimat başı 5,89 TL maliyetle çalışıyordu.

Şok olmuştu müdürlerimiz. Hiç böyle bakmamışlardı olaya. Onlar deliler gibi teslimat performansı üzerine çalışıyorlardı.

Artık maliyet düşüneceklerdi…

Akşam, tabi ki güzel bir yemek organizasyonu yapmıştı Hatice müdürüm. Yemek gayet keyifli giderken, benim olduğum yerin uzaklarında bir kahkaha koptu ki anlatamam. Hemen gittim o tarafa, gülmekten kimse ne olduğunu anlatamıyor. O zamanki Ankara bölge müdürümüz Ergün bir fıkra anlatmış, ona gülüyor herkes.

Uzun ısrarlar sonunda Ergün fıkrayı tekrar anlattı.

“Adam fabrikatör, odasında oturuyor, telefonu çalıyor. Arayan kapıdaki bekçi. “Patron, adamın biri iş istiyor, işçi almadığımızı söyledim ama baş edemiyorum adamla, patronla görüşmek istiyorum” diye tutturdu. Patron, ne iş yaparmış diye sorunca her işi yapabileceğini söylediğini söylüyor. Patronun yüzünde sinsi bir gülüş beliriyor, “Yolla bana adamı” diyor. Adın ne, nerelisinden sonra patron, Her işi yapabilirmişsin.” diyor. Aday güvenle, “Tabi yaparım.” diyor. Patron “İyi o zaman, sana göre bir işim var” diye adayı fabrikanın içine götürüyor. Bir makinanın başında duruyorlar. Patron adaya işi tarif ediyor.

“Bak, bu makinanın şu kolunu görüyor musun? Bu kolu sağ elinle her çektiğinde makine bir şişe üretir. Yapabilir misin bunu?” Aday güvenle gülümser sadece, Makinanın başına geçer ve sağ koluyla kolu çekip bırakmaya başlar. Patron adayın performansından memnun, “Tamam işe başladın artık.” der.

İki gün sonra patron fabrikasını gezerken aynı adama bakar. Çalışan hiç problemsiz devam etmektedir işine. Memnun olan patron, çalışana yaklaşırken aklına dahiyane bir fikir gelir. “Süper çalışıyorsun ama verimlilikte bir problem var, düzeltelim ister misin?” diye sorar. Çalışan “tabi ki” diye cevaplayınca patron çalışanı ikna etmeye girişir. “Sağ elinle son derece verimli çalışıyorsun ama sol elin yanında bomboş duruyor. Bak sol tarafında da bomboş duran ve benzer kolu olan bir makina daha var. Boş olan sol kolunla o makinanın kolunu çekip indirirsen verimliliğimiz artmaz mı?” Çalışan ikna olur. Artık iki eliyle iki kolu çekip bırakıyordur.

İki gün sonra, patron gene yanaşır işçisine ve sorar. “Verimlilik süper, ama yeterli mi?” İşçinin soru dolu bakışlarına, yanına bir makine çekerek cevap verir. “Bak bu da pedallı bir makine, sen tek ayak üstünde durabilirsin. Sol ayağının üzerinde durabilirsen, sağ ayağınla fırsat buldukça şu pedala bas, bundan bir ürün üretmiş olursun, verimliliğimiz artar.” Çalışan artık üç makinayı çalıştırmaktadır. Patron iki gün sonra “verimlilik abidesi” olan çalışanını keyifle seyrederken, çalışan patrona seslenir. “Patroooon! Patrooon!” Patron koşarak yanaşır çalışanına. “Buyur, en verimli çalışanım.”

“Verimlilik arttıralım mı patron?” diye sorar çalışan. “Arttıralım da nasıl?” diye sorunca patron, çalışan cevaplar.

“Bak patron, köşede duran saplı paspas var. Bir zahmet onun sapını da sok kıçıma üretim yaparken yerleri de paspaslayayım.”

Ertesi sabaha kadar güldüm Ergün’ün taşı gediğe oturtmasına. Buna rağmen tüm çalışanlarımız hep elinden geleni yaptı, Hepsine minnettarım. Bu fıkrayı anlatabilme zekâları ve açık sözlülükleri bizi hep ileri taşıdı.

Konumuza dönersek,

“Mazot parası çıkartma” sendromunun bir gizli zararı daha var. O 20 TL fiyatlı koliyi teslim etmek için elemanlarınız inanılmaz zaman harcıyor ve 60 TL lik Artvin kolisini almaya zaman ayıramıyor. Ekonomide bu olgu “Opportunity Cost” olarak adlandırılıyor. Bir nevi “Kaçan fırsat geri gelmez” durumu yani.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.